• 1.09.2013 00:00

Parkları, merdivenleri, sokak lambaları, kapıları, pencereleri, duvarları, binaları, göğü delen gökdelenleri ile giderek daha fazla kimliksizleştirilen ve grileştirilen İstanbul’a birkaç renk dokunuşu, yine resmiyet temsilcilerinin ezberini yerle bir ediverdi. Gezi Parkı direnişi sonrasında bir türlü “fabrika ayarlarına” dönemeyen iktidar ve yandaşlarının, Duran Adam eylemlerinde de bir daha kendilerine gelememek suretiyle yine böyle ezberi bozulmuştu. Meydanlarda piyano çalmasıyla tanınan Alman müzisyenin Taksim Meydanı’nda piyano çalmasına tahammül gösteremeyip piyanosunu depoya kilitlemek de yine ezberlerin yerle bir olduğu hadiselerden...

Cihangir’den Fındıklı’ya inen merdivenlerin, mahallelinin dört günlük bir emekle rengârenk boyayarak görenlerin yüzünü gülümsetmesi, kendi gri dünyalarına ve koyu renk takım elbiselerine sıkı sıkıya sarılmışları rahatsız etti. Bir gece operasyonuyla mahalleli en derin uykusundayken sinsice merdivenleri eski griliğine döndürüverdiler. Sabah olup merdivenlerin boyandığını insanlar fark edince de, önce yaptıklarının arkasında duramayıp “haberimiz yok” bahanesine sığınırlarken, bu bahane öğlene doğru “şikâyet geldi”, tepkiler çoğalınca akşama ise “mahalleli ile plebisit yapabiliriz” tavrına dönüştü. Suçluluk duygusunun telaşıyla plebisiti bekleyemeden bir gece operasyonu ile “merdiven boyanacaksa onu da biz biliriz” özgüveniyle eski cıvıltısından eser olmayan yorgun ve solgun renklere teslim oldu merdivenler.

Gezi sürecinde de kentin pek çok yerindeki duvarlara yapılan yazılamalar ve grafitiler de bu ruhsuz gri boyadan nasibi almıştı.

Sonrası malum, Duran Adam eylemlerinde olduğu gibi Türkiye geneline yayılan bir merdiven boyama aktivitesi başladı. Tüm bunların en önemli özelliği, doğaçlama olması ve kendiliğinden gelişmesi, öznesinin kim olduğunun öneminin olmaması ve belki de tüm bu sebeplerle iktidar tarafından baş edilememesi, hizaya sokulamaması. Eylemleri gerçekleştirenlerin hiçbir organizasyona ihtiyaç duymadan inisiyatif alarak bunları devam ettirmesi de yine tektipleşmeye bir başkaldırı olarak ortaya çıkıyor. 

Tabii, gökkuşağı formundaki merdivenlerin LGBT bireylerin uluslararası alanda kabul edilmiş gökkuşağı renklerine sahip bayraklarına yapılmış olası bir gönderme ihtimalinin de bu grileştirme operasyonunda etkisi var mı o meçhul. Bu durum, bana aslında kent kimliğindeki mevcut çelişkileri de hatırlattı. Yıllar önce caz festivali için İstanbul’a gelen müzisyen Rufus Wainwright, renklendirilmiş Boğaz köprülerinin yanardönerli ışıklandırmasıyla ilgili, “Boğaz Köprü’nüz ne kadar da gay” demişti de günlerce konuşulmuştu.

Kent kimliğinin oluşmasında street art yani sokak sanatının da önemli bir yeri var. New York, Paris, Londra, Berlin, Tokyo gibi dünyanın önde gelen metropollerinde hiç de gözardı edilmeyecek bir sokak sanatı icrası mevcut. Küresel krizin en yakıcı etkilerine maruz kalan Atina sokakları, krizde en yaratıcı, en sert muhalefet eden grafiti ve yazılamaların merkezi oldu. Kimse de onları silmeyi ya da üstünden boyayla geçmeyi düşünmedi. 

Muhtemelen sokak sanatının en bilinen eserlerinden biri, Arturo Di Modica’nın 1989’da New York Stock Exchange’in tam karşısına izin almadan diktiği “Charging Bull” adlı bronz heykel. Borsanın o yıllarda dibe vurması üzerine finans piyasalarına moral vermek isteyen Modica, yatırımcı jargonundaki boğa (yükseliş) ve ayı (düşüş) kavramlarını temel alarak boğa heykeli yaratmış ve bir gece kimseden izin almadan borsanın önüne heykeli kondurmuştu. Bu heykel New York’un Özgürlük Heykeli’nden sonraki ikinci önemli simgesi olarak kabul ediliyor. Bizde olsa şimdi kimbilir hangi depoda kilitliydi bu heykel...

Siyasette merdivenler çıkıldıkça ikbal sarhoşluğu artar, ancak o merdivenlerin inişinin de olduğunu hep akılda tutmakta fayda var. Siz bir yerdeki merdiveni griye boyarsınız sonra tüm ülkedeki merdivenler renklenir. Unutmayın herkesin dünyası sizinki gibi gri değil.

[email protected]