• 25.09.2013 00:00

 MARDİN- UNESCO Dünya Kültür Mirası kriterlerinin 10’undan dokuzuna sahip dünyadaki tek yer olan Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin korunmasının önündeki en büyük engel olan Ilısu BarajProjesi’yle ilgili hükümetin çalışmaları tam gaz sürüyor. Haftasonu İstanbul Sanayi Odası’nın Diyarbakır, Mardin ve Batman’a gerçekleştirdiği yatırım ve işbirliği olanaklarını yerinde incelemek için yaptığı temaslar esnasında Hasankeyf’e de gitme fırsatı bulduk. Bu bölgenin sadece turizm potansiyeli bile değerlendirilse ve sağlam bir hizmet sektörü oluşturulabilse, çok büyük bir kalkınma gerçekleşeceği gayet net görülüyor. 

Ancak, şimdilerde sular altında kalacak olan Hasankeyf ve bölgesi, nasıl tedavi olacağını bilmeyen ve ölümü bekleyen bir hasta gibi. Aslında çaresi belli, baraj projesinden hızla vazgeçip, buradaki ihmal edilmiş tarihî ve kültürel mirası güçlendirerek, bölgeyi yerli ve yabancı turist için bir çekim merkezi hâline getirmek gerek. Baraj inşaatından geri dönülmesi için hâlâ umut var dense de, gelişmeler pek umut bırakmıyor insanda. Bu da ister istemez, “Bu hâliyle belki de Hasankeyf’e son kez bakıyorum” diye düşündürttü. Pazartesi günü dört bakanın katılımıyla gerçekleşen Hasankeyf’te atılan dört köprü ve 40 kilometrelik viyadük yolunun temeli de, bu duyguyu güçlendiriyor.

Bu noktaya nasıl gelindiğini hatırlamak için son durumu kısaca özetleyelim. Ilısu Barajı, 1993’te yürürlüğe giren ÇED yönetmeliğinden önce yatırım programına alındığı gerekçesiyle ÇED’den muaf tutularak inşa edilmeye başlanmıştı. 2011’de ÇED muafiyetlerini düzenleyen geçici 3. Madde’yle ilgili itiraz da Danıştay tarafından kabul edilmişti. Danıştay 14. Dairesi, Ilısu Barajı Projesi’nin ÇED’den muaf tutularak inşa edilmesine karşı dava açan TMMOB Mimarlar ve Peyzaj Mimarları Odaları’nı haklı bularak Ocak 2012’de yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar bir gün bile uygulanmadığı gibi, hükümet Nisan 2012’de barajın bu karara göre inşa edilemeyeceğini anlayınca, Ilısu Barajı Projesi’ni tekrar ÇED muafiyeti kapsamına aldı. Projenin inşaatı için gerekli tüm altyapı ve üstyapı inşaatları da ÇED’den muaf tutuldu. Bu karara da itiraz edildi, hukuki süreç devam ediyor ancak barajın inşaatı da bir yandan sürüyor. 

Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım, “İstanbul birinci Boğaz köprüsünden daha uzununu Hasankeyf’e yapıyoruz” diye kıvançla anlatırken, Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu, 12 bin yıllık tarihî mirası sular altında bırakıyor olduklarından hiç bahsetmeden “örnek bir Hasankeyf” oluşturacaklarını söylemiş. Hatta 40 bin badem, 15 bin Siirt fıstığı ağacı diktiklerinden de övgüyle bahsetmiş. 

Hasankeyf’in sular altında kalmasıyla neler kaybedileceğinden bahseden kimse yok. Buradaki kimi eserlerin taşınmasından söz ediliyor, ancak hangi eserlerin hangi yöntemle nereye taşınacağı ile ilgili henüz ne bir rapor ne de bilimsel bir hazırlık çalışması var. Her karış toprağa inşaat arazisi gözlüğüyle bakmanın yarattığı körlük bu olsa gerek.

Gelecek yıl tamamlanması öngörülen barajın yıllık olarak ülke ekonomisine 400 milyon dolar katkı sağlaması bekleniyor. Ancak, bu rakamın hangi projeksiyonla ortaya konduğu belli değil. Üstelik Dicle Nehri ile ilgili yapılmış debi hesapları en az 20-30 yıl önceye dayanıyor, DSİ’nin yaptığı hesaplamaların yüzde 70’ine ancak ulaşılabileceği, bölgedeki kuraklık nedeniyle debinin düşmesiyle eski hesaplardaki verimin alınmasının zor olduğu belirtiliyor. Her şey bir yana, Hasankeyf ve etrafındaki SİT alanının doğru bir planlama ile turizm potansiyelinin çok büyük olduğu ortada. Bu potansiyelin çevre illerdeki tarih ve kültür mirasıyla birleştiğinde ortaya koyacağı sinerji, ortalama ömrü 50 yıl olan bir barajdan çok daha fazlasını bölgeye kazandırır.

Gelişmeler, Hasankeyf’in aleyhinde işliyor. Hasankeyf’i son kez görmüş olabilirim ancak ısrarla bana “Hasankeyf için hâlâ umut var” diyen sese kulak vermeyi tercih ediyorum.

[email protected]