• 24.12.2014 00:00

 Hasankeyf’i yok edecek Ilısu Barajı, yine gündemde. Ecdattan, tarihten en çok dem vuranlar, en fazla tarihi yok edenler olarak karşımızda. Proje eski Türkiye’ye ait ancak yok etmeye en hevesliler yeni Türkiye’nin sahipleri. Ilısu Barajı, UNESCO Dünya Kültür Mirası kriterlerinin 10’undan dokuzuna sahip dünyadaki tek yer Hasankeyf veDicle Vadisi’ni mezara sokacak, 12 bin yıllık tarihî mirasın ve köylerin sular altında kalmasıyla 80 binden fazla insanı yerinden edecek, geniş bir coğrafyada ekolojik tahribat yaratacak. DSİ’nin, beş ay önce durdurulan Ilısu Barajı ve HES projesinin kısa sürede tekrar başlayacağını ilan etmesinin ardından mağaralarda ve kale çevresindeki işyerleri boşaltıldı, yollar kapatıldı, geçişe izin verilmiyor.

Ilısu Barajı, 1993’te yürürlüğe giren ÇED yönetmeliğinden önce yatırım programına alındığı gerekçesiyle ÇED’den muaf tutuldu. 2011’de ÇED muafiyetlerini düzenleyen geçici 3. Madde ile ilgili itiraz da Danıştay tarafından kabul edilmişti. Danıştay 14. Dairesi, Ilısu Barajı Projesi’nin ÇED’den muaf tutulmasına karşı dava açan TMMOB Mimarlar ve Peyzaj Mimarları Odaları’nı haklı bularak Ocak 2012’de yürütmeyi durdurma kararı verdi. Bu karar bir gün bile uygulanmadığı gibi, hükümet Nisan 2012’de barajın bu karara göre inşa edilemeyeceğini anlayınca, Ilısu Barajı Projesi’ni tekrar ÇED muafiyeti kapsamına aldı. Projenin inşaatı için gerekli tüm altyapı ve üstyapı inşaatları da ÇED’den muaf tutuldu. Bu karara da itiraz edildi, ancak hukuki süreç işlerken barajın inşaatı da bir yandan devam etti.

Hasankeyf’i Yaşatma Girişimi açıklamasında, şu bilgilere yer verdi: “2010’da inşaatına başlanan Ilısu Projesi, ağustosta işçilerin istifa etmesiyle durduruldu. Bu gelişmeden kısa süre önce iki müteahhit HPG tarafından kaçırılmıştı. HPG iki müteahhidi baraj inşaatından dolayı uyarıp bir heyetin araya girmesiyle serbest bırakmıştı. HPG önceki yıllarda birkaç defa Ilısu Projesi’ne karşı açıklamalar yaparak uyarıda bulunmuştu. HPG, Ilısu Baraj Projesi’nin getireceği yıkımların yanında, projenin Kürtlerin kimliğini asimile aracı olarak gördüğünü ilan etmişti.

Bir ara inşaatın durmasıyla birlikte gerçekten projeden vazgeçilebilir mi diye ümitlenilmişti ancak epey kısa sürdü. DSİ, yeni işçi alımı için ilan vererek, güvenlik tedbirlerinin artırılarak, inşaat alanını askerin koruyacağını açıkladı. Projenin ekolojik, tarihsel ve toplumsal boyutlarına şimdi bir de barış sürecini ve çatışmasızlığı baltalayacak bir boyut daha eklenmiş oldu. Barışa giden yol bölgeyi yeniden militarize etmemekten, halkın sesine kulak vermekten, taleplere değer vermekten de geçiyor.

Barajın ekonomiye katkısı 400 milyon dolar olarak hesaplanmış. Ancak, bu rakamın hangi projeksiyonla tespit edildiği meçhul. Üstelik Dicle Nehri ile ilgili debi hesapları da en az 20-30 yıl önceye ait. DSİ’nin hesaplamalarının yüzde 70’ine ancak ulaşılabileceği, kuraklığın debiyi düşürdüğü için eski hesaplardaki verimin alınmasının zor olduğu biliniyor. Gerçek bir açık hava müzesi olan bölgedeki eserlerin taşınması da konuşuluyor ancak hangi yöntemle, nereye taşınacağı tamamen belirsiz. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 20. Maddesi, “Taşınmaz kültür varlıkları bulundukları yerde korunmalıdır” diyor, tabii dinleyen kim…

Dalga geçer gibi bir de baraj sonrası Hasankeyf toplantısı yapılmış, turizm ve tarım potansiyeli ele alınmış. Bölgeyi sular altında bıraktıktan sonra neyin turizmi, neyin tarımı diye sormak lazım. Her şey bir yana, Hasankeyf ve etrafındaki SİT alanının doğru bir planlama ile turizm değerinin çok büyük olduğu ortada. Bu potansiyelin çevre illerdeki tarih ve kültür mirasıyla birleştiğinde yaratacağı sinerji, ömrü 50 yıl olan bir barajdan çok daha fazlasını bölgeye kazandırır. Bunu görebilmenin ilk şartı tüm ülkeyi inşaat alanı gibi görme körlüğünden uyanmaktan geçiyor.

[email protected]