• 13.01.2020 00:00

 İstanbul Büyükşehir Belediyesi ev sahipliğinde geçen hafta düzenlenen Kanal İstanbul Çalıştayı, farklı alanlardan uzmanları ve bilim insanlarını bir araya getirerek konunun hemen her boyutuyla ele alınmasını sağlaması açısından önemliydi. 

Projenin nihai ÇED’ine itiraz dilekçesi vermek için karda kışta kuyrukta bekleyen yurttaşların çalıştaya büyük katılım göstermesi olumluydu. Gerçekten alanında değerli uzman ve akademisyenlerden nihai ÇED’de yer alanlar sonrası, güncellenmiş bilgileri dinlemek önemliydi.

Çalıştay, iki bölüm halinde dörder paralel oturumla gerçekleştirildiği için uzmanların hepsini dinleyemedik, çalıştay iki güne yayılacak şekilde dizayn edilebilirdi. Kanal İstanbul projesi etki alanı olarak çok boyutlu ve çok katmanlı bir proje. Olur da başlanabilirse ekonomik, ekolojik, siyasal, toplumsal ve sosyal maliyetleri ve etkileri olacak. 

Elbette, durum tespiti, mevcut risk ve tehlikeler açısından bu kadar uzmanla bilgi aktarımı çok olumlu ancak çözüm, strateji ve mücadele pratikleri açısından neler yapılabilir kısmı maalesef çok eksik kaldı. Taktiksel olarak bu çalıştayda ele alınmak istenmemiş olabilir ancak arkasında yurttaş desteği varken “yapılacaklar listesi” oluşturmaya başlamak da hiç fena olmaz.

Kanal İstanbul’un maliyeti 75 ile 100 milyar lira arasında öngörülüyor. Bu sadece kazı maliyeti. Sekiz adet köprü, bağlantı yolları, altyapı yatırımları, metro inşaatları için öngörülemeyen bir bütçe söz konusu. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, geçtiğimiz günlerde, “Yap-işlet-devret ile müşteri bulduk bulduk, aksi takdirde biz burayı milli bütçemiz ile yapacağız. Şu anda hazırlıklar son safhada, ihaleyi yapıp adım atacağız. Görüşmeler var farklı ülkelerle, ona göre adım atacağız” dedi.  

Aslında bu açıklamanın satır araları söylenmemiş çok şey söylüyor. 

Birincisi, belli ki henüz bu projeyi yapmaya gerçekten istekli bir ya da birden fazla talip yok. 

İkinci, farklı ülkelerle görüşmeler olması -eğer gerçekten varsa- kanalın ihale yoluyla değil, doğrudan devletlerle anlaşma yoluyla yabancı şirketlere projenin devredilmesini gündeme getirebilir.

Burası gerçekten kritik. Zira, geçmişte bunun bir benzerini Akkuyu Nükleer Santrali projesinde gördük. 2009’da nükleer santral ihalesine tek teklif verilmesi ve teklifin yüksek görülerek ihalenin iptali edilmesinin ardından Erdoğan, o dönem yaptığı Moskova ziyaretinden Rusya ile “nükleer santral tesisi konusunda işbirliği ortak beyannamesi” imzalayarak döndü. Kapalı kapılar ardında yürütülen görüşmeler sonucu Mayıs 2010’da imzalanan anlaşma, TBMM’de muhalefetin karşı görüş ve itirazlarına rağmen onaylandı, Ekim 2010’da yürürlüğe girdi.

Erdoğan’ın, bir yurtdışı seyahatinden kanalı yapacak yatırımcı bir devletle anlaşma imzalayarak dönmeyeceğini kim söyleyebilir?

Talip çıkmazsa da “milli bütçe ile yapacağız” diyor. Burada şu soruyu sormak gerek: Hangi milli bütçe ile?

Maliye ve Hazine Bakanlığı’nın Merkezi Yönetim Bütçe Gerçekleşmeleri Raporu’na göre, 2019 yılının ilk 11 ayında bütçe açığı 93 milyar lira. 2018’in ilk 11 aylık döneminde bütçe açığı 54,5 milyar lira olarak açıklanmıştı. 

Sadece bir yılda bütçe açığındaki artış 38,4 milyar lira. 

Üstelik bu açık Merkez Bankası’ndan bütçeye aktarılan 41 milyar liralık ihtiyat akçesine rağmen yaşandı.

Hazine bu açığı finanse edebilmek için borçlanırken, aldığı borçları hem yüksek faizli hem de kısa vadeli almak zorunda kaldı. 2020 borçları geri ödeme yılı. 2020’de borç ödemek için ya daha fazla borçlanmaya gidilecek ya yurttaşın üzerindeki vergi yükü daha da artırılacak ya da harcamalar kısılacak. 

Bu iktidarın harcamayı kısması? Bu ihtimali hemen eleyebilirsiniz…

2020 bütçesinde bu yıl için 139 milyar liralık bütçe açığı verileceği öngörüsü var. 2020 yılı merkezi yönetim bütçe giderlerinin toplamı yaklaşık 1.1 trilyon lira, bütçe gelirlerinin toplamı 941 milyar lira. 

Merkezi yönetim bütçe giderleri içinde en yüksek kalemi 451 milyar lira cari transferler oluşturuyor. Yani sosyal yardımlar, kamu şirketlerinin ve kamu bankalarının görev zararları, teşvik ve destek ödemeleri bu kalemden karşılanıyor.

Bütçede 138,9 milyar lira ile faiz giderlerinin üçüncü en büyük kalem olması dikkat çekici. Bu son yıllardaki hızla artan borçlanmanın bütçeye yansıması. Belli ki, ödenecek borç alınacak yeni borçlarla sağlanacak.

Diğer yandan, iki kamu bankasından Ziraat Bankası'nın tamamı, Halkbank'ın ise yüzde 51.06'sı Türkiye Varlık Fonu'na ait. 

Aralık ayında Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait Vakıfbank hisseleri de Hazine’ye devredildi. Hazine'ye devredilen hisselerin toplam büyüklüğü ise 13,9 milyar lira. 

Varlık Fonu’na devredildikten sonra karlılıklarında ciddi bir erime görülen kamu bankaları zarar açıklamaya başladı. Ziraat Bankası görev zararında tarihi rekor kırdı. Bankanın 11 aylık görev zararı 2,9 milyar lira oldu. Halkbank’ın 2018’de üçüncü çeyrekteki 99 milyon lira olan ticari zararı ise 2019’un üçüncü çeyreğinde 845,7 milyon liraya çıktı. 

Dolayısıyla kamu bankalarından da kanal için fayda yok.

İnsanların açlıkla sınandığı bir ülkede hala kanal yapmaya çalışmak, Kanal İstanbul için finansman bulmak demek aslında yeni garantiler vererek, gelecek nesilleri borçlandırmak demek…

Diğer ülkelerden sağlanabilecek finansman için ismi geçen Çin, bir ihtimal olarak görülüyor. 

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, Twitter hesabından Kanal İstanbul’un tanıtımına yönelik Çince bir kısa film paylaşmıştı. Yandaş medyanın gazetelerinden öğrendiğimize göre, bu kısa film Çin medyasında çok yankı bulmuş, çeşitli gazeteler projeyi manşetlerine taşımış. 

Görebildiğim kadarıyla Çinli finans kuruluşları tarafından bugüne kadar Kanal İstanbul’a dair yapılmış en elle tutulur açıklama Bank of China’dan gelmiş. Bank of China Türkiye Genel Müdürü Ruojie Li, bankanın Kanal İstanbul da dahil Türkiye’deki altyapı projelerinin finansmanına talip olduklarını söylemiş.

Yine Çinli finans ve inşaat firmalarının Kanal İstanbul projesi karşılığında 30 milyar dolarlık döviz getirme teklifinde bulunduğu, Çinli şirketlerin teklifinin toplam 65 milyar dolarlık yatırım yapma sözü içerdiği de medyaya yansımıştı.

Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Cahit Turhan da, bir açıklamasında Kanal İstanbul için finansman görüşmelerinin sürdüğünü, Çinlilerin de ilgilendiğini belirtmişti.

İlgilenebilir, çünkü bu tarz şuursuz projelere bugünkü jeopolitik konjonktür içinde para dökebilecek birkaç ülkeden biri Çin…

İçtaş-Astaldi Ortak Girişim Grubu’nun işlettiği Yavuz Sultan Selim Köprüsü’nde, işler İtalyan Astaldi’nin ülkesinde konkordato ilan etmesinin ardından hisselerini Çinli şirketlere devretmek istemesiyle değişti. Hisse devrinin geçtiğimiz günlerde gerçekleşmesiyle İtalyanlar çıktı, altı Çinli şirketin oluşturduğu konsorsiyum üçüncü köprünün ve Kuzey Marmara Otoyolu’nun yüzde 51 ortağı oldu.

2,7 milyar dolara malolmuş bir köprüyle bağlantı yollarının sadece yüzde 51’ine 688,5 milyon dolar ödenecek olması da Çinlilerin projeyi kelepir fiyata kapattığını gösteriyor. 

Bu projeler büyüklükleriyle, maliyetleriyle, verilen garantilerle ve döviz krizinden ekstra olumsuz etkilenen borçluluğuyla riskleri yönetilemez ve git gide tahmin edilemez durumda. 

AKP’nin yıllarca üzerine siyaset kurguladığı bu projeler madem bu kadar övünülecek projelerdi, üçüncü havalimanındaki ortaklık yapısındaki sıkıntılar da düşünüldüğünde, neden ortaklar hisseleri satıp kaçmak istiyor?

İşin kaymağı projeler yapılırken yendi de, iş işletmeye gelince mi yeterince sömürülecek bir şey kalmadı, anlamak zor.

Bir diğer konu, Çinlilerin benzer bir kanal projesinin üstlenicisi olması. Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu’nu birbirine bağlayan Panama Kanalı’na alternatif olarak planlanan Nikaragua Kanalı, yine iki okyanusu birleştirecek ikinci bir geçiş olacak.  

Hong Kong Nicaragua Canal Development Group (HKND) tarafından inşa edilecek ve 50 milyar dolara mal olması beklenen kanalın derinliğinin 30 metre, uzunluğunun 278 kilometre olması hedefleniyor. 

Geçmiş yıllarda tatlı su rezervlerini kirleteceği, insanları yerinden yurdundan edeceği için halk protesto gösterileri düzenledi. Nikaragua Devlet Başkanı Daniel Ortega ise, kanal projesinin yoksulluk ve işsizlikle mücadelede “önemli bir fırsat” sunduğunu söylüyor. 

Kanal tamamlandıktan sonra kanalın 50 yıllık kullanım hakkı da yine Çinli şirkette olacak. Projenin 50 bin kişiye direkt, 200 bin kişiye dolaylı iş imkanı sağlayacağı da çok vurgulanıyor.

Wang Jing adlı bir iş insanının sahip olduğu HKND şirketi ve devlet arasındaki ilişkiler tamamen bir sis perdeki arkasında ilerliyor. Wang Jing’in hiçbir hesap verme yükümlülüğü olmadığı gibi işin ilginci Ortega tarafından Wang Jing’e altın tepside sunulan iş sadece kanal değil. 

Wang Jing, sahip olduğu imtiyazların yanı sıra kanal dışında bir adet havaalanı, limanlar, iskeleler, serbest bölgeler, tren yolları, otoyollar, oteller daha pek çok inşaat projesini ihalesiz şekilde almış durumda. 

Konuyla ilgili detaylara şu haberden bakılabilir.

Çin ve ABD arasındaki ticaret savaşları düşünüldüğünde, bu kanal bir anlamda Çin ile ABD arasında güç mücadelesinin Latin Amerika kıtasındaki karşılıklı meydan okuma hamlesi olarak nitelendirilebilir. 

Nikaragua Latin Amerika’nın en fakir ülkelerinden biri, elbette Türkiye ile kıyaslanamaz ancak Nikaragua Kanalı, Çinlilerin “iş yapma” modeline dair önemli veriler sunuyor. 

Evet şu ortamda Türkiye’nin ne yap-işlet-devret ile ne de milli sermaye ile bu projeyi yapabilmesi çok mümkün görünmüyor. Ancak, benzer şartlar ve imtiyazlar verilirse Çin sermayesinin, kanal işine girmesi an meselesi olur. Köprülerin inşası, işletmesi, konut, gökdelen gibi inşaat alanları, ÇED’de ifade edilen limanlar, lojistik alanlar gibi pek çok başka proje kanal işine eklenebilir. Türkiye, altın vuruşunu Çin ile yapar.

AKP’nin Kanal İstanbul üzerinden yeni bir siyaset, yeni bir strateji kurgulamaya çalıştığı çok açık. Hem iç siyasete, hem dış politikada civar ülkelere, hem muhalefete malzeme vermeye, hem yeni yeni “hain” odaklar yaratmaya yetip de artacak kadar malzeme barındırıyor. 

Karşı strateji, buna fırsat vermemekten geçiyor…