Şeytanın Avukatı filminde; küçük kasabada yaşayan avukatımız, içindeki şeytana kulak vermiş, suçlu olduğuna emin olduğu çocuk tacizcisi bir adamın suçsuz bulunmasını sağlayacak agresif bir savunma yapmıştır. Şeytan, bu genç adamdaki aşınmış kayışları fark eder ve ihtirasının kurbanı edebileceğini anlar. Büyük şehirde muhteşem imkânlarla dolu bir iş teklifi ile onu baştan çıkarır. Aslında başarılı da olur, teklifle başı dönen avukatın hayatı tepetaklak olur ancak son anda bu oyunu bozar, şeytanın tezgâhından kurtulup eski yaşamına geri döner.

Şeytan bu. Kıyamete kadar insanları baştan çıkaracağına dair Allah’ın huzurunda içilmiş andı var. Bir denemede vazgeçer mi?

Filmin ilk sahnesine yeniden dönülür. Genç avukat bu defa içindeki şeytanın ağzını bantlamış, tacize uğramış küçük kızın yaşlı gözlerine baka baka sapık bir adamı savunmayı vicdanına sığdıramamış, hatta bu yüzden mesleki bir ceza almakla yüz yüze kalmıştır. İşte tam bu noktada şeytan gazeteci kılığında devreye girer ve avukatın bu davranışının bütün Amerika tarafından duyulmasını sağlayacak bir haber yapmayı teklif eder. Genç avukat teklifi kabul eder. Şeytan, genç adamın arkasından eski kılığına geri döner ve o muhteşem repliği söyler:


“Kibir en sevdiğim günahtır.”

Evet, kibir şeytanın en sevdiği, hâliyle de Allah’ın en sevmediği günahtır. Çünkü çok sinsice sağdan sağdan yaklaşır. Kılıktan kılığa girer. Kötü bir tümör gibi fark edilmeden bütün vücudu sarar, sonra bir ayda adamı götürür.

Türk Sanat Müziği’nde (Türkiye Sanat Müziği demem gerekmiyordu değil mi? Bir yanlışlık olmasın.) kimi yorumcular eserleri tiz seslerin zirvesine çıkarak bitirir. “Kalamııış-taaaan, AHHH KALAMIŞTAAAAAAN!!” Kendini göstermeden bünyeye sızmış kibre güzel bir örnek. Şarkıyı, besteciyi, güfteciyi ezip geçen, hakkıyla basılamamış notaların üzerine sünger çeken, seyirciyi müzik kulağı olmayan, kandırılmaya müsait bir güruh olarak gören bir hareket. Halbuki ağır ağır sönen bir lamba fitili gibi “Kalamıış-taan, ah..... Kalamıış......taaann” diyerek neticelense, bizi germese, arsızca alkış istemese, takdiri seyircilere bıraksa ne güzel olacak.

Siyasette ve sporda da “zirvede bırakmak” diye bir kavram var. İlk duyulduğunda genel kabul ve takdir gören bir hareket gibi kulağa geliyor ama zirveler kibir granitleriyle örülüdür. Zirvedekiler kibir yüklüdür ve pozisyonlarını zirvede bıraksalar da kibir yüklerini bırakamazlar. Ur gibi içlerinde kalır. Ömürlerinin sonuna kadar zirvede oldukları günlerin gazete kupürlerine baka baka şişip kafayı üşütürler.

Üç büyüklerde oynayan bir süper golcü sırasıyla önce Anadolu takımında sonra ikinci lig takımında oynasın. Başbakanlık yapmış bir siyasetçi son dönemini düz bir vekil olarak geçirsin. Sonra bir belediye encümenliği yapsın. Sessizce kendisini unuttursun. Sahneden geri geri ağır adımlarla uzaklaşsın. Alıştıra alıştıra irtifa kaybetsin. Kibrini sürte sürte aşındırsın, azaltsın.

Kibir hem ahirete, hem dünyaya zarar.


[email protected]

  • Abone ol