Şahin ALPAY
Şahin ALPAY

Gazete: Zaman GAZETESİ

Altı yıl sonra Hrant Dink’in mirası

  • 22.01.2013 00:00

 9 Ocak Cumartesi günü, Hrant Dink’i, alçakça tasarlanan ve işlenen bir siyasi cinayete kurban gitmesinin altıncı yılında andık.

Hrant’ın ölümü dost ve yakınlarına olduğu kadar, davasına saygı duyan milyonlarca insana büyük acı verdi; Türkiye’nin fikir hayatı için çok büyük bir kayıp oldu. Aradan geçen altı yılda ne oldu?

Evet, bu menfur cinayeti tasarlayanlar hâlâ ortaya çıkarılamadı. Evet, Hrant’ı tümüyle haksız ve hukuksuz bir kararla TCK 301’den mahkûm edip, öldürülmesine giden yolu açan yargıçlar terfi ederek taltif edildiler. Ama Yargıtay Başsavcılığı’nın, davaya bakan mahkemenin “örgüt yok” kararına itiraz etmesi; soruşturma yürüten bir savcının cinayetin arkasındaki örgütün şemasını çıkarması, cinayetin asıl sorumlularının  “Ankara’nın karanlık dehlizlerinde” kaybolmayacağı umudunu ayakta tutuyor.

Aradan geçen altı yılda yaşananlar açısından kesin olan bir şey var: O da Hrant Dink’in öncülüğünü yaptığı davanın, yani Türkiye’nin Osmanlı Ermenilerinin başına gelen büyük felaketle yüzleşmesi davasının halka halka genişleyen kitleler tarafından benimsenmesi. Bunun herhalde en açık göstergesi, Hasan Cemal’in geçen yıl çıkan “1915 Ermeni Soykırımı” başlığını taşıyan kitabı dâhil, konuyla ilgili pek çok kitabın yazılması, çevrilmesi ve toplumun bilgisine sunulması.

Hrant Dink’in 1915-16’da Osmanlı Ermenilerinin başına gelenin soykırım olduğunda şüphesi yoktu, ama ısrarı soykırımın Türkiye devletince tanınması değil, milyonu aşkın soydaşının, kendi hükümetlerinin aldığı bir kararla yurtlarından sürüldükleri ve yaklaşık yarısının yollarda katliam, açlık ve salgın hastalık nedeniyle can verdiği gerçeğiyle yüzleşilmesi ve böylelikle Türk-Ermeni dostluğunun yeniden tesisine giden yolun açılmasıydı. Peki, bu yol açıldı mı? Evet, bence açıldı.

Düne nazaran bugün, iki temel konuda daha büyük bir vuzuha kavuşuldu. Bunların birincisi, bir devletin işlediği suçtan dolayı bütün bir milleti sorumlu tutmaktaki kötülük. İkincisi, Türkiye devletinin tarihte kalan bir imparatorluğu yıkıma götüren İttihatçı diktatörlerin kendi halkına karşı işlediği suçların sorumluluğunu millet adına üstlenmesindeki kötülük. Vuzuha kavuşmaya dair son zamanlarda rastladığım en güçlü işaretleri, Ezgi Başaran’ın Ermeni asıllı Amerikalı oyuncu ve film yapımcısı Sona Tatoyan ile yaptığı mülakatta gördüm. Tatoyan, annesini anlatıyor: “Bazen, evet bize ne kadar kötü şeyler yaptılar, derdi. Sonra Anadolu insanını, yemeğini ve toprağını övmeye başlardı. Zannediyorum onun sayesinde bir devletin yaptığı kötülüğü, o devletin altında yaşayan insanlara mal etmemek gerektiğini öğrendim.”

Tatoyan “Türkiye devleti ‘Soykırım var ve özür dileriz’ dese ne hissedersiniz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Ferahlık. Eğer bunu yapmamaya devam ederse… Bilmiyorum. Bir Ermeni olarak Türkiye’nin ‘soykırım vardır’ demesine ihtiyacım yok. İşte diasporaya bunu anlatmaya çalışıyorum. Onlar illa bu cümleyi duymak için direterek Türkiye devletini daha güçlü bir konuma itiyorlar. Çünkü aslında ne demiş oluyorlar: Sen soykırım oldu demeden ben iyileşemiyorum...”

Ermeni yazar Micheline Ahromyan Marcom’un “Cennetten Üç Elma Düştü” adlı kitabını filme çekmeye hazırlanan Tatoyan şöyle diyor: “Ermeni soykırımının Schindler’in Listesi’ni yapacağım. Kötüler kadar iyiler olacak. Canavarlar kadar, komşularını kurtarmak için kendilerini tehlikeye atan iyi kalpli insanlar da… O dönemde birbirlerini satan Ermeniler de vardı; onları da filme koyacağız.” (Radikal, 14 Ocak 2013.)

Sana şimdiden teşekkürler Sona Tatoyan. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.