Şahin ALPAY
Şahin ALPAY

Gazete: Zaman GAZETESİ

Kutuplaştırma demokrasiye tehdit

  • 4.02.2014 00:00

 Doğrudur, Türkiye’de tırmanan, nefret söylemine dönüşen kutuplaştırıcı söylemin yegane sorumlusu Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı değildir.

Hatta denebilir ki, kutuplaştırıcı söylemi tetikleyenler, AKP’nin 2007’den itibaren neredeyse iki seçmenden birinin oyunu alacak kadar güçlenmesi karşısında, iktidar alternatifi sunmaktan aciz, başta CHP olmak üzere muhalefet partileridir.

Ne var ki, geçen yazın Gezi Parkı ile anılan, otoriterleşmeye karşı kitle gösterilerinden ve özellikle 17 Aralık’ta hükümetin en az 4 üyesinden, iktidara yakın bürokrat ve işadamlarından tutun bizzat Başbakan’a kadar uzanan Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasının kamuoyuna yansımasından bu yana kutuplaştırıcı söylemi, hükümeti eleştirenlere karşı nefret söylemine dönüştürenlerin başında Başbakan ve iktidar partisi sözcüleri gelmekte. Yolsuzluk iddiaları çeşitli yollardan örtbas edilmeye çalışılmakla kalmıyor; Başbakan ve hükümetinin görüşlerini paylaşmayanlar, yönetimin gidişatından kaygı duyanlar, “vatan haini, ajan, casus, çete üyesi, gözü dönmüş Haşhaşi, faiz lobisi, vaiz lobisi” gibi ve daha nice iftira ve hakarete uğruyor.

Kimileri bunu, içine girdiğimiz seçimler yılında Başbakan’ın kazanmak, iktidarı korumak amacıyla uyguladığı makul, mantıklı ve demokrasi kurallarına uygun bir strateji olarak yorumluyor. Ben bu yorumlara, tabii ki ve kesinlikle katılmıyorum. Bana göre bu strateji, son iki genel seçimde oyların yaklaşık yarısını toplayan, dolayısıyla demokrasi tarihimizde hemen hiç görülmemiş ölçüde güçlü bir konumda olan bir Başbakan’ın izleyeceği makul ve mantıklı bir yol olamaz.

Böylesine güçlü bir konumda olan bir Başbakan ve hükümetinin izleyeceği makul ve mantıklı yol, kendisini bu konuma getiren, otoriterleşmeye değil demokratikleşmeye yönelik, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı çizgiye sıkı sıkıya sarılmak olurdu. Bunun gereği Gezi Parkı gösterilerinden ders çıkarmak, rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının sonuna kadar gidilmesine tam destek vermek olurdu. Böyle yapacağına, yanlışları kendinde arayacağına, durumu kurtarmak için artık bayatlamış “iç düşmanlar, dış düşmanlar” söylemine, komplo teorilerine başvurması; muhalefetin bir kısmına şirin görünmeye, bir kısmını da susturmaya yönelmesini hiç makul ve mantıklı bulmuyorum. Bu davranış biçimi, daha ziyade, “kişinin kendini en çok emniyette hissettiği, hatalarının hiçbir zaman gündeme gelmeyeceğini düşündüğü bir sırada, belirgin bir yanlışı ortaya çıktığında aşırı saldırgan bir tutuma sarılma” şeklinde açıklanabilir. (Bkz. Osman Abalı, “Paralel düşmanlar ve psikososyal bakış”, Zaman, 31 Ocak.)

Başbakan’ın izlediği bu stratejinin AKP’nin seçmen desteğindeki gerilemeyi durdurabileceğine de ihtimal vermiyorum. Dünyanın hiçbir iyi-kötü, az-çok demokratik rejiminde yolsuzlukları örtbas etme, denetimi engelleme, toplumu susturma çabaları başarılı olamaz. Bunun kaçınılmaz sonucu, demokrasinin tümüyle askıya alınması olabilir.

Demokrasiyi seçimlere indirgeyenler, Başbakan ve ona destek veren “demokrat” iddiasındakiler, fena halde yanılıyorlar. Demokrasi seçimle gelen hükümetler kadar, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin güven altında olduğu; hükümetlerin seçimden seçime değil her zaman topluma hesap vermek durumunda olduğu; seçimle gelen hükümetlerin, yani yürütmenin yasama, yargı ve (4. Kuvvet) medya tarafından denetlendiği rejimlerdir. Bunun dışında kalan türden rejimlere demokrasi denemez ve ne yazık ki Başbakan ve AKP hükümeti, Türkiye’yi demokrasi dışı bir rejimDoğrudur, Türkiye’de tırmanan, nefret söylemine dönüşen kutuplaştırıcı söylemin yegane sorumlusu Başbakan Erdoğan ve AKP iktidarı değildir. Hatta denebilir ki, kutuplaştırıcı söylemi tetikleyenler, AKP’nin 2007’den itibaren neredeyse iki seçmenden birinin oyunu alacak kadar güçlenmesi karşısında, iktidar alternatifi sunmaktan aciz, başta CHP olmak üzere muhalefet partileridir.

Ne var ki, geçen yazın Gezi Parkı ile anılan, otoriterleşmeye karşı kitle gösterilerinden ve özellikle 17 Aralık’ta hükümetin en az 4 üyesinden, iktidara yakın bürokrat ve işadamlarından tutun bizzat Başbakan’a kadar uzanan Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk soruşturmasının kamuoyuna yansımasından bu yana kutuplaştırıcı söylemi, hükümeti eleştirenlere karşı nefret söylemine dönüştürenlerin başında Başbakan ve iktidar partisi sözcüleri gelmekte. Yolsuzluk iddiaları çeşitli yollardan örtbas edilmeye çalışılmakla kalmıyor; Başbakan ve hükümetinin görüşlerini paylaşmayanlar, yönetimin gidişatından kaygı duyanlar, “vatan haini, ajan, casus, çete üyesi, gözü dönmüş Haşhaşi, faiz lobisi, vaiz lobisi” gibi ve daha nice iftira ve hakarete uğruyor.

Kimileri bunu, içine girdiğimiz seçimler yılında Başbakan’ın kazanmak, iktidarı korumak amacıyla uyguladığı makul, mantıklı ve demokrasi kurallarına uygun bir strateji olarak yorumluyor. Ben bu yorumlara, tabii ki ve kesinlikle katılmıyorum. Bana göre bu strateji, son iki genel seçimde oyların yaklaşık yarısını toplayan, dolayısıyla demokrasi tarihimizde hemen hiç görülmemiş ölçüde güçlü bir konumda olan bir Başbakan’ın izleyeceği makul ve mantıklı bir yol olamaz.

Böylesine güçlü bir konumda olan bir Başbakan ve hükümetinin izleyeceği makul ve mantıklı yol, kendisini bu konuma getiren, otoriterleşmeye değil demokratikleşmeye yönelik, kutuplaştırıcı değil kucaklayıcı çizgiye sıkı sıkıya sarılmak olurdu. Bunun gereği Gezi Parkı gösterilerinden ders çıkarmak, rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasının sonuna kadar gidilmesine tam destek vermek olurdu. Böyle yapacağına, yanlışları kendinde arayacağına, durumu kurtarmak için artık bayatlamış “iç düşmanlar, dış düşmanlar” söylemine, komplo teorilerine başvurması; muhalefetin bir kısmına şirin görünmeye, bir kısmını da susturmaya yönelmesini hiç makul ve mantıklı bulmuyorum. Bu davranış biçimi, daha ziyade, “kişinin kendini en çok emniyette hissettiği, hatalarının hiçbir zaman gündeme gelmeyeceğini düşündüğü bir sırada, belirgin bir yanlışı ortaya çıktığında aşırı saldırgan bir tutuma sarılma” şeklinde açıklanabilir. (Bkz. Osman Abalı, “Paralel düşmanlar ve psikososyal bakış”, Zaman, 31 Ocak.)

Başbakan’ın izlediği bu stratejinin AKP’nin seçmen desteğindeki gerilemeyi durdurabileceğine de ihtimal vermiyorum. Dünyanın hiçbir iyi-kötü, az-çok demokratik rejiminde yolsuzlukları örtbas etme, denetimi engelleme, toplumu susturma çabaları başarılı olamaz. Bunun kaçınılmaz sonucu, demokrasinin tümüyle askıya alınması olabilir.

Demokrasiyi seçimlere indirgeyenler, Başbakan ve ona destek veren “demokrat” iddiasındakiler, fena halde yanılıyorlar. Demokrasi seçimle gelen hükümetler kadar, yurttaşların temel hak ve özgürlüklerinin güven altında olduğu; hükümetlerin seçimden seçime değil her zaman topluma hesap vermek durumunda olduğu; seçimle gelen hükümetlerin, yani yürütmenin yasama, yargı ve (4. Kuvvet) medya tarafından denetlendiği rejimlerdir. Bunun dışında kalan türden rejimlere demokrasi denemez ve ne yazık ki Başbakan ve AKP hükümeti, Türkiye’yi demokrasi dışı bir rejim olmaya doğru götürüyor. [email protected] olmaya doğru götürüyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.