Şahin ALPAY
Şahin ALPAY

Gazete: Zaman GAZETESİ

Bağnazlıktan kurtulmanın yolu

  • 7.10.2014 00:00

 Peter Berger, kanımca, yaşayan sosyal bilimcilerin en büyüğü. 2009’da, felsefeci dostu Anton Zijderveld’le birlikte “In praise of doubt: How to have convictions without becoming a fanatic / Kuşkuya övgü: Fanatizme düşmeden inanç sahibi nasıl olunur” başlıklı bir kitap yayımladı.

İlginç bulacağınıza inandığım için, ancak yakınlarda okuma fırsatı bulduğum bu kitabın temel argümanlarını paylaşmak istiyorum.

Berger ve Zijderveld’in bağnazlıktan kurtulmanın yolu üzerine söyledikleri şunlar: Başta en modern ABD olmak üzere dünya bugün her zamandan daha dindar. Sosyal bilimlerin kurucuları Durkheim, Marx ve Weber’in modernleşmenin laikleşmeyle, yani dinden uzaklaşmayla sonuçlanacağına dair teorileri yanlış çıktı. Modernleşmenin laikleşmeye değil çoğullaşmaya; giderek artan sayıda insanın farklı fikirler, değerler ve yaşam tarzlarıyla tanışmalarına yol açtığı görüldü. Bu, gerçekliğe dair eski inanışları sarstığı gibi, birçok farklı yaklaşım doğurdu. Bireyler açısından bakıldığında geniş bir tercihler, hayat tarzları ve kimlikler alanı ortaya çıktı. Bundan insanların dinsel tercihleri de etkilendi; dinden uzaklaşma değil, farklı dini anlayışlara ve ahlakî değerlere yönelme oldu. Çoğullaşma dinamiği, dini özgürlüklerin kısıtlı olduğu rejimlerde dahi etkisini gösterdi.

Modernleşmenin çoğullaştırıcı etkisi bir uçta relativizmin, göreciliğin radikal bir yeni yorumunu, post-modernizmi doğurdu. Post-modern relativizme göre, nesnel gerçeklik, nesnel olarak doğruluğu/gerçekliği gösterilebilecek olgular diye bir şey yoktur; sadece gerçekliğe dair hepsi eşit değerde olan “anlatı”lar vardır. “Gerçek” kavramının kendisi bir aldatmaca-hayaldir. Gerçeklik görecedir, bireyin sınıfsal konumuna, çıkarlarına göre değişir. Nesnel bilgi de yoktur; bilgi mevcut ya da tasarlanan siyasi gücün hizmetindedir.

Relativizmin en büyük yanlışı, gerçeğin belirlenmesindeki güçlükleri abartmasıdır. Yeryüzünün fizik olguları vardır ve bunların saptanmasında nesnellik mümkündür. Kafasına bir taş düşen herkes, hangi sınıf, ırk ya da cinsiyetten olursa olsun fizik gerçekliğin bilincine varır. Sosyal gerçekler de vardır; savaşlarda binlerce insanın öldürülmesi gerçeği “anlatı” deyip geçilemez. Olguların nesnel bir betimlemesine ulaşmanın zorlukları elbette vardır. Gözlemcinin çıkarları ve önyargıları buna engel çıkarabilir. Ama bu güçlükler nesnel olma çabasından vazgeçilmesini gerektirmez. İnsanoğlu sağduyusuyla dışsal bir gerçekliğin varlığının bilincindedir ve bu gerçekliği akla dayalı yöntemlerle keşfedebilir. Relativizm siyasi bakımdan da tehlikelidir, çünkü hiçbir toplum ortak değerlere sahip olmadan ayakta kalamaz; bireylerin davranışlarının tamamen keyfi bir hal alması nihilizme ve çöküşe götürür.

Relativizm ile fundamentalizm, yani köktencilik bir madalyonun iki yüzüdür. Birincisi modernleşmenin göreceleştiren dinamiğinin aynen kabulü, ikincisi ise toptan reddidir. Köktenciler mutlak doğruların varlığına inanır. İnandıkları doğruları ve değerleri topluma dayatabilmek için, bunlardan farklı değerler ve gerçeklere dair bilgilerin topluma yayılmasını önlemek zorundadırlar. Fundamentalizmin dinsel türü yanında, laik türü de vardır. Birincisi dinin, ikincisi bilimin yanılmazlığını (“scientism / bilimcilik”) savunur. (Örneğin birincisi yaradılış, ikincisi evrim teorisini mutlak doğru sayar.) Birincisi dinsel, ikincisi laik nitelikte totaliter ya da otoriter bir rejimi zorunlu kılar. Bu nedenle ikisi de özgürlüğün düşmanıdır. Relativizmin en büyük tehlikesi aşırı kuşkuculuk ise, fundamentalizmin en büyük tehlikesi kuşkunun ortadan kalkmasıdır.

O halde kuşku nedir? Kuşku, bir yanda dinsel inanç ve inançsızlık, öte yanda bilgi ve bilgisizlik arasındaki “orta alan”dır; inanç ya da inançsızlık, bilgi ya da bilgisizlik tarafından ortadan kaldırılmasına izin vermeyen bir kararsızlık halidir. Bilim felsefesinde Karl Popper’in temsil ettiği eleştirel akılcılığa tekabül eder. Eleştirel akılcılığa göre bilim, mevcut teorilere her zaman kuşkuyla yaklaşır; bunların yanlışlığının gösterilmesiyle ilerler. Mutlak doğruların varlığına inanç nasıl diktatörlüklerin temel dayanağı ise, demokrasilerin temelinde de kuşku vardır. İzlenecek politikaların doğru olup olmadığı üzerine tartışmanın bittiği yerde, demokrasi de sona erer. Yalnız bilimin değil dinlerin de kuşkuya yer veren “orta yol”ları, yeniden yorumlama gelenekleri (İslam’da içtihad) vardır.

Kuşkunun da sınırları vardır ya da kuşku hakkında da kuşku duyulabilir. Örneğin işkencenin, öldürmenin, genel olarak insan hakları ihlallerinin kabul edilmez olduğundan hiçbir yerde, hiçbir şart altında kuşku duyulamaz. Kuşku duyulmaz ahlaki değerler, insan olmanın anlamı üzerine tarihsel olarak gelişen ve evrensellik kazanan anlayışlardan kaynaklanır. Kuşku ancak bir yandan insan haklarını, insan haysiyetini, ifade özgürlüğünü koruyan, öte yandan hükümetlerin izledikleri politikaların sorgulanabilirliğini güven altına alan liberal demokratik bir rejimde geçerli olabilir. Liberal demokrasinin üç vazgeçilmezinden biri, muhalefet hakkıdır. İkincisi, demokrasinin yeterli değil ama gerekli koşulu olan piyasa ekonomisidir. Üçüncüsü de bireyler ile devlet (ve ekonomi) arasındaki ara kurumlardan oluşan sivil toplumdur. Dinsel kurumlar sivil toplumun çok önemli bir parçasıdır. Bunun için inanç özgürlüğü sadece din değil demokrasi açısından da temel bir haktır.

Bugün, Kurban Bayramı’nı fırsat bilerek, biraz basitleştirme pahasına da olsa, bağnazlığın düşünsel temellerini analiz eden bir kitabı tanıttım. Umarım yararlı olur. [email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.