Şahin ALPAY
Şahin ALPAY

Gazete: Zaman GAZETESİ

Meşruiyet, ehliyet, özgüven soruları

  • 12.02.2015 00:00

 Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı makamında giderek belirgin hal alan üç eğilim sergilediği gözleniyor.

Birincisi, demokratik meşruiyetle ilgili. Demokratik meşruiyetin göreve seçimle gelme boyutu açısından sorun yok. Sayın Erdoğan cumhurbaşkanlığına ilk turda, yüzde 52 oranında oy alarak seçildi. Demokratik meşruiyetin öteki, hukuk devleti boyutu açısından bakıldığında ise durum farklı.

Erdoğan, kısmen “koşan, terleyen, öncekiler gibi yan gelip yatmayan” cumhurbaşkanı olmak iddiasıyla, kısmen de “Türk usulü başkanlık” sistemine geçilmesi için yürüttüğü kampanyanın bir parçası olarak hem cumhurbaşkanı, hem başbakan, hem de iktidar partisi başkanı gibi davranıyor. Bu davranışının mevcut anayasal düzenle, cumhurbaşkanının anayasada yazılı görevleriyle ve tarafsızlık yeminiyle bağdaşmadığı ortada. Kendisi de bunun farkında olduğu için, “Hukuku zorlama noktasından sıyrılmak için de başkanlık sistemine ihtiyaç var…” dedi. Tarafsızlık yemini hatırlatıldığında da, “Ben tarafım ama, milletin tarafındayım…” diyor. “Millet” dediğinde sadece kendisine oy verenleri kastettiği de hayli açık.

İlginç olan, Cumhurbaşkanı’nın anayasayı açıkça ihlal etmesinin bir müeyyidesinin bulunmayışı. (Anayasaya göre, Cumhurbaşkanı ancak “vatana ihanet” suçlamasıyla yargılanabiliyor. O suçlama için dahi meclisin üçte ikisinin teklifi ve dörtte üçünün onayı gerekiyor.) Prof. Dr. Eser Karakaş’a göre, bunun nedeni anayasa yapılırken Cumhurbaşkanı’nın anayasayı çiğneyebileceğinin kimsenin aklına gelmemiş olması…

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığı ehliyetine, yani makamın gerektirdiği bilgi birikimine sahip olup olmadığının sorgulanmasına yol açan beyanları çoğaldı. Yakınlarda gelişmiş ülkelerin “tamamına yakınının” başkanlık sistemiyle yönetildiğini ileri sürmesi; “İngiltere bile yarı–başkanlıktır. Hakim unsur kraliçedir…” şeklinde konuşması çok şaşırttı. “Aman bu sözler yabancı dile tercüme edilmesin…” diyenler dahi çıktı. Erdoğan’ın yatırımı ve büyümeyi teşvik edeceği iddiasıyla faiz oranını düşürmesi için Merkez Bankası üzerinde giderek artmakta olan (“Merkez bağımsızsa ben de bağımsızım…”a varan) baskısı da iktisatçıları hayrete düşürmekte. Çünkü iktisatçıların bildiği, bugünkü ortamda faizin düşmesinin döviz kurunun yükselmesine, enflasyonun artmasına ve makroekonomik dengelerin bozulmasına yol açacağı. Erdoğan’la ters düşmemek için azami gayret sarfeden ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan da sonunda “Merkez Bankası’nda gayet yetkin bir ekibimiz var, ekibimize güveniyoruz... Doğru zamanda doğru kararlar aldıklarına inanıyoruz…” demek zorunda kaldı.

Erdoğan’da 17/25 Aralık rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasından sonra belirginleşen eğilim ise özgüven sarsılması olarak nitelenebilir. Kimilerine göre bunda soruşturmanın eninde sonunda kendisine ve aile fertlerine kadar uzanabileceği endişesi rol oynuyor. Söz konusu özgüven sarsılması, kendisine sormadan “şeffaflık paketi”ni gündeme getiren Başbakan Ahmet Davutoğlu ve kendisine rağmen milletvekili olmak için istifa eden MİT Başkanı Hakan Fidan dahil en yakınlarının bile sözünü dinlemediklerine, yalnız bıraktıklarına dair ifadelerine yansıyor; “Nefsi müdafaa benim hakkım… Yalnız başıma kalsam bile tek başıma mücadele edeceğim…” diyor. “Sır küpüm” dediği Fidan’dan kuşkusunu gizlemedi; ona “bazı vaadlerde bulunulmuş olabilir…” diye konuştu.

Aynı zamanda başbakan ve parti başkanı olarak davranan; meşruiyeti, ehliyeti ve özgüveni sorgulanan, ama “400 milletvekili” isteyebilen bir Cumhurbaşkanı ile (“başkanlık sisteminin oylanacağı”) hayati bir genel seçime doğru gidiyoruz. İngilizcede “işler iyice kötüleşmeden düzelme yoluna girmeyecek” mealinde bir deyim var. Sanırım Türkiye’nin halini iyi özetliyor.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.