Çıkış mı?

  • 20.01.2014 00:00

 17 Aralık 2013’te başlayan ‘rüşvet ve yolsuzluk operasyonu’ ile birlikte girilen ‘kaos’ hali, zaman zaman durulacakmış gibi görünse de gerçekte boyutlanarak sürüyor.

Başbakan/hükümet, ilk şokun ardından alabileceği bütün idari tedbirleri, öncelikle adliye ve polis teşkilatında aldı, almaya da devam ediyor. Öyle ki ‘ikinci dalga’ ve bekli sonraki çok sayıdaki dalga da şimdilerde tamamen etkisizleştirildi. Pek çok savcının ellerindeki dosyaların alınması, kızağa çekilmeleri, görev yerlerinin değiştirilmesi, sayıları 3000’e yaklaşan emniyet müdürleri, yardımcıları, şube müdürleri ve polisin de görev yerlerinin değiştirilmesinde olduğu gibi.

Ancak, bir yandan da basına, başlangıç operasyonunu doğrulayan, anlamlandıran bilgi ve belgeler, telefon görüşme kayıtları düşmeye devam ediyor.

Durumun kontrolünün kalıcı bir şekilde sağlanabilmesi için bir anlamda HSYK’yı Adalet Bakanı’na tamamen bağlayacak düzenleme komisyondan geçti. Hafta içinde yasalaştırılacak. Komisyonda görüşmeler sürerken Başbakan, ‘Büyükelçiler Konferansı’nda 17 Aralık’ın bir ‘darbe operasyonu’ olduğunu söylerken İçişleri Bakanı ‘çok sayıdaki darbe’ girişiminin sürdüğünü anlatıyordu. Her ne kadar, Yalçın Akdoğan düzeltmek için çok çaba harcasa da başka yetkililer ve bakanlar, ‘orduya kumpas’ ile ilgili olarak açıklamalar yapmaya devam etmekle kalmıyor, ‘yeniden yargılama’ için Adalet Bakanlığı bünyesinde çalışmaların hızla devam ettiğini kamuoyu ile paylaşıyor. Nihayet, Başbakan hızını alamayarak, “Tarihte de bunu gördük. Haşhaşiler denilen örgütün devlet bünyesini nasıl ele almaya çalıştığını gördük. Bizim devletimiz böyle sızıntılara geçit vermedi, vermeyecektir” diyerek Gülen cephesini ‘suikastçı’ olarak nitelendirmiş oldu. Neredeyse, her gün yeni tanımlamalar, sıfatlandırmalar yapılmaya devam ediyor.

Anlaşılan Başbakan/hükümet, kaostan kendi ‘çıkış’larını bulmuş olduklarını düşünüyorlar. Gereken her şeyi yapmaya devam edecekleri de malum. Bu yüzden şüphe yok ki, yer değiştirmeler ve atamalar yetmeyebilir. Dolayısıyla geçmişte KCK dosyalarında tümden, Ergenekon dosyalarında ise ‘Fırat’ın ötesine geçilmediği için’ kısmen olduğu gibi, bir tutuklama, yargılama furyasına doğru gidilmesi, herhalde pek şaşırtıcı olmayacak.

Bu çatışmanın görünür en önemli köşe taşlarından biri, İstanbul Başsavcılığı’nın 7 Şubat 2013’te MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik başlattığı soruşturma olduğu malum. Ancak bu soruşturmanın esas hedefinin ‘barış süreci’ olduğu ve soruşturmadan murat edilenin, Kürt meselesinin kalıcı çözümüne set çekmek olduğu konusunda, benim de katıldığım yaygın kanaat hükümetin bu mücadelede, rüşvet ve yolsuzluklara rağmen durduğu yerin ‘ehven-i şer’ olduğu.

Zaten, 17 Aralık operasyonunun zamanlama itibariyle benzer bir hedefi içerdiği de yüksek bir olasılık.

Her ne kadar cemaatin Kürt meselesi konusunda görüş değiştirdiği söylense de elindeki medyanın yayın politikasından ‘dizi içerikleri’ne kadar, bırakın çözüme katkıyı ya da ilişkileri normalleştirmeyi, hâlâ ‘nefret’ üretmeye devam ettiği de kesin.

Tam da bu nedenle olmalı İmralı’da konuya ilişkin görüşlerini paylaşan Öcalan: “Ülkeyi bir darbe ateşiyle yeniden yangın yerine çevirmek isteyenler bizim bu ateşe benzin taşımayacağımızı bilmelidir. Her darbe teşebbüsü bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da karşısında bizi bulacaktır” demektedir. Ancak devamında da: “Demokratik çözüm sürecine gönülsüz ve kavrayışsız yaklaşanlar da bilmelidir ki, bu ateşi söndürmenin tek yolu demokratik barışı biran önce gerçekleştirmektir.”

Başbakan’ın/hükümetin uygulamaya soktuğu cemaati ayıklama yolundaki çıkışı bu iki ölçü çerçevesinde değerlendirmekte yarar var. Darbeye karşı durmak ve demokratik barışı bir an önce gerçekleştirmek.

Bunun için, hem içeride hem dışarıda hukuk ve demokrasiyi esas alan politikalar izlemeyi zorunlu kılıyor. Oysa Suriye krizinin hiç olmazsa, iç savaşa dönüşmesi sürecine dek, Kürtlere karşı hiç olmazsa ‘El Kaide bağlantılı El Nursa’ya verilen geniş destekle dışarıda ve özellikle ‘Gezi’den beri devam eden giderek dozu artan ‘otoriterleşme’ ile içeride izlenen politikalarda hukuk dışılık ve anti-demokratiklik açıkça okunuyor.

Bu iki olumsuz unsura, son zamanlarda basında yer alan 3 Kürt kadının öldürüldüğü ‘Paris katliamı’ nedeniyle tutuklu ‘Ömer Güney’in MİT yetkilileriyle’ yaptığı konuşmanın yayımlanan ‘ses kayıtları’; hele arkasından MİT imzalı, el yazısı ‘Arz Notu’nun basında yer alması izlenen politikalardaki tutarsızlığın tartışmasız kanıtı oldular.

Gerçi MİT iddiayı reddetti: “Çözüm sürecinde aktif rol üstlenen teşkilatımızı yıpratmaya ve bu süreçte görev alan personeli deşifre ederek görevlerini yapamaz hale getirmeye yönelik bir operasyon olduğu değerlendirilmektedir.” Sözler dikkatle okunduğunda, esasında bir örtülü kabulü dile getiriliyor gibi.

Daha sonra belgeyi uzmanlara incelettirdiğini söyleyen Nazlı Ilıcak ‘belgenin gerçek olduğu’nu söylerken Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik de MİT’e işaret etti: “MİT Müsteşarı’yla da ilgili müsteşar yardımcısıyla da hepsiyle teker teker görüşmemin sonucundaki bilgileri sizlere aktarıyorum. Hiçbir kurumda ve kişiyle bu bilgiler paylaşılmamıştır. Ve MİT’in veritabanında bir araya getirilen bilgiler birileri tarafından içerdekiler tarafından bu adı geçen gazeteye servis edilmiştir.”

Bu durumda, ‘barış süreci’nin Başbakan/hükümet/devlet tarafı çok büyük bir vebali açıklama görevi ile yüz yüzedir. Durumdan Başbakan’ın tek tek bakanların bilgilerinin olup olmamasına bakılmaksızın, Selahattin Demirtaş’ın deyişiyle “MİT’in bir kanadının sorumlu olması da yeterlidir.” Zaten, ortada bir ‘devlet/ler operasyonu’ olmazsa, Paris’in ‘La Fayette’ gibi en merkezi yerinde, muhtemelen birkaç istihbarat örgütü tarafından izlenen bir yerde meydana gelmiş bir katliamın, bugüne kadar aydınlatılmaması mümkün olur muydu?

Başbakan, tam da bu ‘kaos-çıkış’ koşullarında, yarın dörtlü zirveye katılmak için Brüksel’de olacak. AB’nin ve özel olarak da Venedik Komisyonu’nun HSYK’ya ilişkin ciddi uyarıları ile belki de randevu iptallerine kadar uzanacak açık eleştirilerin derin endişesi içinde. Dileyelim ki, kaostan gerçek çıkışın yalnızca demokrasi-hukuk ve çözüm yolundan geçtiği iyice bir öğrenilmiştir.

Yoksa görünen çıkış, sadece ‘sarmallarla derin kavgayı’ içerse de ‘demokratik kalıcı barışı’ samimi olarak kapsamaktan oldukça uzak durabileceği.

[email protected]

https://www.facebook.com/syurtdas

https://twitter.com/sedatyurtdas

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.