Çerkes Hasan Amca: „O olmasaydı, biz de olmazdık.”

  • 24.08.2012 00:00

 Gerçek adı Hasan Vasfi Kıztaşı. Ancak dönem dönem başka kimlikleriyle de bilinir. Aksaray Horhor semtinde oturduğu için Horhorlu Hasan, İttihatçılara göre Çerkes Hasan, soyadı yasasından sonra Hasan Amca ve Babıali´nin sevimli Hasan Amcası. Soyadının „Amca“ olması ise Ubıh´ların Amç´a“ sülalesinden bir Çerkes olmasından kaynaklanıyor. Babası Amç'a Receb, 1864 Büyük Çerkes sürgününde Anadolu´ya, Trabzon´a geliyor, Osmanlı Ordusu´na er olarak katılıyor, Karadağ, Plevne ve Girit savaşlarına katıldıktan sonra Yüzbaşı rütbesine kadar yükseliyor. Hasan Amca´nın babası ile ilgili söyledikleri şöyle: Ben Beşinci Ordu, Nizamiye Otuz beşinci Alay, Birinci Takım Kolağası Recep Ağa´nın oğluyum. Babam bana miras olarak üç madalya bıraktı: Karadağ, Plevne, Girit. Bundan başka kanlı bir kılıç, bir de parçalanmış kanlı bir kolağası ceketi. Nişanlar, kılıç ve kanlı ceket evde. Beratlarıyla  birlikte bunlar benimdir. Anladınız değil mi, ben büyük evlad olduğum için, yasal olarak bu nişanları takmak yetkisindeyim. Yani bu, savaşa katılmış subayın yasal mirasçısıyım. Babam, bu savaşlarda aldığı takım takım yaralardan başka, Dürzi Dağı´nda yaptığı bir muharebede, altında hayatını verdiği al zemin üzerine beyaz ay-yıldızlı bayrağı, Kafkasya´dan getirmiş olduğunu söylemişlerdi bana. Kardeşim de, bir kardeşim, iki dayım, bir amcam Plevne´de, Şipka´da, Balkan Savaşı´nda yine o bayrak uğrunda ve altında kanlarını bu topraklarda dökmüşler. Evet, altmış-yetmiş yıl önce buraya gelmişiz. Altmış yılda yedi şehit vermişiz.“

Hasan Amca, Karadağ sınırında doğar. Adetten doğduğunda imam kulağına ezan okumakistemiş. Babası da “Oku imam efendi. Adı Hasan olsun, o da Çerkes Hasan Bey gibi padişah uğruna asılsın, kesilsin” demiş. Babası, 1878´in 15 Haziran´ında Abdülaziz´in intikamını almak için Serasker Hüseyin Avni Paşa´yı ve beş kişiyi öldüren ve Beyazıt meydanındaki dut ağacına asılan Çerkes Hasan´ı kastetmiş.

Hasan Amca´nın yakın dostu Burhan Felek onu şöyle anlatır: Meçhul bir yiğit, hürriyet davacısıdır. Ama gelmiş geçmiş, Türk ihtilalcilerinin en yüreklisi, en cefakeşi, en gururlusudur. Tıbbiyeli, ihtilalci, işsiz, suikastçi, kalebend, Bahriye Nezareti katiplerinden, Ermeni göçmenler müfettişi, bakkallık şirketi ortağı, terzi, boyacı, ressam, Türkçe öğretmeni, Türk ajanı ve gazeteci. Tam anlamıyla berduş olarak renkli, sesli, nakışlı, elemli, işkenceli, yoksul. Ama daima gururlu.

Hasan Amca, babası şehit düştüğünde  küçükmüş, annesi ve iki kardeşi ile yaşıyormuş.  Ortaokulu Fatih´te bitirince, babasının arkadaşı Serasker Rıza Paşa Fransız okuluna vermek istemiş ama o askeri okula gitmekte diretmiş. Kuleli´ye vermişler. Bu arada Kuleli´de yazdığı „Nizamiye Kapısı“ adlı kitabında Abdülhamit dönemindeki eğitim sistemini anlatmış. Daha sonra Pangaltı Harbiyesi´ne oradan da Askeri Tıbbiye´ye gönderilmiş. Askeri Tıbbiye'yi üçüncü sınıfta bırakıp İttihat ve Terakki saflarında politik mücadeleye atılmış. Burada Abdülhamit karşıtı harekete kendi deyimiyle „çok kin ve az bir bilgiyle“ katılmış. Fakat İttihatçıların vaat ettiklerinin tersine, baskı ve şiddete dayalı bir diktatörlük kurmaları üzerine, 1912´de muhalif subayların örgütlediği „Halaskar Zabitan“a (Kurtarıcı Subaylar) katılmış.

Hasan Amca, üç tarihi olayın da tanığıdır.

„Bir akşamüstü Divanyolu´ndan yukarı doğru çıkıyordum, önümde bir Paşa, onun arkasında bir Haremağası yavaş adımlarla ilerliyorlardı. Tam karşıdan pelerinli genç bir teğmen hızlı hızlı geldi, silahını çekip Paşa ile Haremağasını vurdu. Paşa cansız düşerken bacağından vurulan Haremağası acı içinde yerde kıvranıyordu. Bu sıra soluk soluğa bir bekçi geldi. Biraz evvel pelerinli bir teğmenin kendisine, ´Bir Paşa vurulmuş. Git bak´ dediğini söyledi.‘  O gün İsmail Mahir Paşa´nın cinayetine tanık olmuştu Hasan Amca. Daha sonra ise 5 Haziran 1909´da Serbesti gazetesinin yazarı Hasan Fehmi´nin Bahçekapı´da, 9 Haziran 1910´da Ahmet Samim´in Galata Köprüsü üstünde vurulup öldürülmelerine de tanık olacaktı.

Gazeteci Hasan Fehmi´nin cinayetini protesto edenler arasında o da vardı. “Hepimiz bahçeye fırlamıştık. Katile, hükümete lanetler yağıyordu. Bir ara çıkardığımız gürültüden kendimiz bile korktuk, kalabalık kaypakça dağılır gibi oldu. Fakat içimizden bir arkadaş omuzlar üstünde yükselerek, ´Kaçmayın gafiller! Bu görev milletin vicdanını ve idrakını temsil eden Darülfünun´a düşer. Bizler koca-karılar gibi bedduamızı yapıp evlerimize dağılamayız.´ dedi. Herkes olduğu yere mıhlanmıştı. Katili istemek üzere topluca Babıali´ye doğru yola çıkıldı. Burada ´Sadrazam gelsin´ diye bastırdık. Bir müddet sonra yetmişlik ihtiyar Hüseyin Hilmi Paşa geldi. Zoraki bir tebessümle kalabalığı selamladı. Aramızdan seçtiğimiz sözcü, Hasan Fehmi´nin Galata Köprüsü üzerinde vurulmasına dikkat çekildi. Çünkü köprünün iki başında 24 saat asker ve polisin nöbet tuttuğunu, yani cinayetin bunların gözü önünde işlendiğini söyledi. Ve nihayet katilin yakalanarak şiddetle cezalandırılmasını istedi. İhtiyar vezir yarım ağız ve titrek bir sesle, "Basın hürriyetine sıkılan bu kurşunun aslında beraberlik ve bütünlüğümüzü hedef aldığını" söyledi. Ve şöyle devam etti: “Katil eğer yakalanırsa, cezaların en şiddetlisiyle cezalandırılacaktır” derken, kalabalık arasından bir genç, dik bir sesle  "Buraya edatı şart girmez Paşa!” diye bağırdı, “katil yakalanırsa ne demek?” Paşanın lafını ağzına tıkan bu genç hukuk öğrencisi, daha sonraki adıyla gazeteci Burhan Felek idi.  Hasan Amca, İttihat ve Terakki´nin toplantısında bu olayı anlatır, üzüldüğünü ve bir daha tekerrür etmemesini söyler. “ Benim gibi bir Çerkes olan arkadaşım Yakup Cemil, konuşmama sert bir şekilde cevap verdi. Rejim oturuncaya kadar bu cinayetlerin şart olduğunu söyledi. Aramızda bir tartışma başladı. Bu sıra yanımda oturan bir arkadaş kulağıma eğilerek `Aman çekişmeyi kes. Artık o senin bildiğin Yakup Cemil değil`dedi.

Çok sonraları Hasan Amca´nın yolu Sultan Mahmut Türbesi´ne düşer. Burada yatmakta olan Ahmet Samim´in mezarını ziyaret etmek ister ancak mezarlık defterine bakarak bulur. Ve acı acı söylendiği belirtilir: “ Bu adam şu memleket için canını verdi. Hani ınsanın şöyle bir tarifi vardır: Mazi ve istikbali halde yaşayan mahluk diye. İnsan buna inanmak için ya yazılarıyla Hasan Fehmi´yi yahut şuraya birkaç yüz metre mesafede olan Gazeteciler Cemiyeti´nin varlığını inkar edesi geliyor. Hem de vaktiyle katilini Sadrazamdan isteyen Burhan Felek´in senelerce başkanlığını  ettiği Cemiyet.”

Hasan Amca´nın 1908´den sonra İttihatçılardan ayrılıp Prens Sabahattin çizgisinde politika yaptığı bilinmektedir. Selanik´e gidişi bir dönüm noktasıdır. Burada İmparatorluktan ayrılmak isteyen Sırp, Bulgar, Yunan çeteleri ile karşılaşır. Hasan Amca, burada İttihat ve Terakki´yi daha iyi tanır. İT`ye bağlı subayların hemen hemen her alana egemen olma çabaları, yasadışı davranışları. Ordu´da da terfiler, keyfi, nakli ve atamalardaki keyfilik. 1912 yılında Halaskar Zabitan´a katıldıktan sonra, deyim yerindeyse azılı bir İttihatçı düşmanı olur. Onun Mustafa Kemal ve İnönü ile CHP karşıtı olduğu da bilinmektedir.

Hasan Amca, bilindiği kadar İttihat ve Terakki hakkındaki görüşlerini az ve öz biçimde formüle etmiştir: İttihatçıları kastederek, „Bu okuduğunu anlamamış, kendi dilleriyle mektup yazmak iktidarında olmayan herifler, en akla gelmez çılgınlıkları yaptılar. Bunlar için istediğimiz nevi ve çapta lanetler okuyabiliriz. Ama kendi hissemize düşeni de ayırmak suretiyle. Diplomat, zabit, muharrir, münevver, hoca, derviş. Hiç değilse her aydının bu aşağılayıcı boyun eğmesi, bu büyük cinayetin ortak katili olmalarına ve bugün yaşadığımız büyük kargaşının sebep ve suçluları arasında sayılmalarına yer vermez mi ?”  Ve buna ek olarak  Hasan Amca “İttihatçılar ihanet ve yabancılık çeşnisi vermek için bir Çerkesliği taktılar” diyecektir.

Bu dönemde Hasan Amca Prens Sabahattin  tarafında yer alır. Daha sonra içinde yer aldığı Halaskar Zabitan Grubu (Kurtarıcı Subaylar) Talat Paşa´yı ortadan kaldırmayı amaçlar. Suikastçıların içinde Hasan Amca da vardır. Ancak Prens Sabahattin adeta yalvarırcasına Hasan Amca´ya bu işi reddetmesini ister ve suikastten vazgeçilir.  Balkan Savaşı patlak verir. Daha sonra  Babıali Baskını olayı yaşanır. Bu arada Hasan Amca, azılı bir İttihatçı düşmanıdır. Kendisinin de içinde olduğu bir grup İttihat ve Terakki binasını kundaklamayı planlar. Hasan Amca ve Sait, binayı kundaklarlar ancak bina tulumbacılar tarafından söndürülür.  Bu arada Halaskar Zabitan Grubu, zor kullanarak İT´den iktidarı almak ister.  Bu nedenle planlar yapılır. Ancak bir bildirinin ele geçmesi sonucu tutuklamalar başlar. Yakalanması istenenler arasında Hasan Amca da vardır. İttihatçıların aradığı Saffet Bey, Horhor´da Hasan Amca´nın evinde saklanmaktadır. Bir gece kapının çalınması üzerine dışarı çıkan Saffet Bey sanarak kapıyı açınca, göğsüne bir tabanca dayanır.  Tabancayı dayayan tanıdığı bir yüzbaşıdır.  Hasan Amca „Taklib-i Hükümet“ sanığı olarak Cağaloğlu´ndaki Kolordu Kumandanlık Karargahına götürülür. İstanbul Muhafız Komutanı Cemal Paşa´dır. Sorguya alınır. Sorguda Cemal Paşa ve Polis Müdürü Azmi Bey de vardır. Cemal Paşa ilk günlerde çok sert ve sinirlidir. Ancak sonraki günlerde yumuşak bir tavır sergiler. Arkadaşı Sait´in ifadesini okuturlar ve durumun vahameti ortaya çıkar. Sait çok şey anlatmıştır. Hasan Amca o anı şöyle anlatır: “Benim söyleyecek bir şeyim yoktu. Sadece fena bir sonuca adaydım, artık bunu anlamıştım. Yavaş yavaş olacak olmuş diyenlerin sükun ve huzuruna kavuşuyordum. Artık iş olacağına varacaktı. Sıkıntılı sessizlik bir süre devam etti. Cemal Bey birdenbire döndü: Artık soruşturma sona ermek üzere. Yarın, öbür gün savaş divanına gireceksiniz. Memlekete faydalı olan insanları korumak vatan borcudur. Biri böyle, başkası öyle düşünür, yeter ki memlekete, millete karşı samimi olsun, dedi. Sonra masadan Sait´in dosyasını aldı. Sobaya doğru iki adım attı, çizmenin burnuyla sobanın kapağını açtı, dosyayı içeri attı. Dosyanın bir anda harlayarak alevlendiğini gördüm. Kapağı tekrar çizmesinin burnuyla çarptı ve kapattı.” Cemal Paşa, Sait´i yanına göndereceğini ve ifadelerine gereken düzeni vermesini söyler.  Hasan Amca Bekirağa Bölüğü´ne gönderilir.  Uzun süre yargılanmayı bekler. Nihayet karar günü gelir: Hasan Amca ömür boyu kalebentliğe mahkum olur. Dış kapıdaki Müfreze komutanı ile aralarında şöyle bir konuşma geçer: Binbaşı bir limonata ısmarlar ve geçmiş olsun der. Hasan Amca “Bu da oldu mu beyefendi, der. Hem ölünceye kadar bir kalede hepimize hüküm veriyorsunuz, hem de geçmiş olsun diyorsunuz. Binbaşı şöyle cevap verir: Hadi canım. Mesele ipten kurtulmak. Ondan sonrası beraat kararı demektir.  Politikada mesele kelleyi kurtarmaktan ibaret.

Hasan Amca biraz dinlenmek için hastaneye yatmak aster, kendini hastanenin “Deli Koğuşu” nda bulur.  Sonra Sultanahmet Hapishanesine gönderilir.  Bu sıralarda Mahmut Şevket Paşa´ya suikast yapılır. İttihat ve Terakki duruma hakim olur ve 12 kişi idam edilir, ardından 200 muhalif Sinop cezaevine gönderilir.  Hasan Amca ve diğer muhalifler de Bodrum Kalesi´ne gönderilir.  Ancak daha sonraki gelişmeler sonucu „Taklib-i Hükümet“ mahkumları serbest kalır. Hasan Amca, Bahriye Nazırı Cemal Paşa´nın yanına katip olarak girer. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Cemal Paşa ile tekrar  Suriye´de karşılaşır. Suriye bozgunundan sonra Şam´da esir olur. Osmanlıların Suriye´yi terk etmesinden sonra İstanbul´a döner.

Bir müddet sonra Hasan Amca, politik çekişmelerden elini çeker, Kadıköy´de bir ev tutar ve kolej mezunu bir kadınla evlenir. Kurtuluş Savaşı sonucu İstanbul´dan yurtdışına kaçar. Bir düşmanlığa hedef olmaktan çekinir. Hani ne olur ne olmaz diye. Selanik´e gelir. Çerkes Ethem ile ilişki içersindedir. Selanik´te bir Yunanlı´nın Mustafa Kemal´e küfür etmesi sonucunda arbede çıkartır  ve Yunanlılar onu Atina´ya yaya olarak gönderirler. Hasan Amca ne iş bulursa yapar. Boyacılık, berberlik, öğretmenlik, ressamlık vs. Bu arada Atina Büyükelçiliği´nin gizli kasasını boyarken, Büyükelçi Cevat Bey ile tanışır. Büyükelçi onun hakkında herşeyi öğrenir.  8 yıl Yunanistan´da yaşadıktan sonra Türkiye´ye dönmek ister. Türkiye´den olumlu yanıt gelir. Pasaportu alır ve Kapıkule´ye gelir. Önüne bir kağıt uzatılır. Şunu imzala, sonra buyrun geçin derler. Karısını boşadığı ve ilişkisinin kalmadığına ilişkin bir kağıttır bu. Bu olan biteni Burhan Felek anlatır. Hasan Vasfi, imzalamazsam diye sorar. Giremezsin derler. O da hiçbir şey söylemeden geri döner. Daha sonra Bulgaristan´dadır. Varna´da Türkçe öğretmenliği yapar. Daha sonra Burhan Felek ile mektuplaşmaya başlar. Türkiye´ye gelir. Burhan Felek onu Fuat Bulca ile tanıştırır. Bulgaristan´da Türk ordusunun istihbarat ajanı olur.  İzlendiğini anlayınca, sessizce Türkiye´ye gelir. Ne zaman geldiği ise bilinmiyor. Hasan Amca, Babıali ile ilişkileri olan biridir. 1950´li yıllarda İstanbul´dadır.  Güneş Gazetesi sahibi Falih Rıfkı Atay ile Suriye´de tanışmıştır, orada çalışır. Fikret Otyam şunları anlatır: İsmet Paşa´yı hiç sevmezdi. Sözünü sakınmayan Hasan Amca, Kanal Harekatında önemli rolü olan emekli general Ali Fuat Erden´den hoşlanmazdı. „Bunlar var ya, bunlar. Binlerce Anadolu evladını Süveyş´e bıraktılar, şimdi de hatırat yazıp öğünüyorlar“ derdi.  Hasan Amca, Orhan Kemal ile rakı ve kebabına tavla oynardı.

Tarih Dünyası, Akşam gibi gazete ve dergilerde anı-tarih türünde yazıları yayımlanır. Nizamiye Kapısı (1958), Doğmayan Hürriyet (1958), Yarıda Kalan İhtilal (1960'da Vatan ga­zetesinde tefrika edilmiştir) adlı kitapları vardır. Hasan Amca, son yıllarını dostlarının evinde veya Dünya Gazetesi´nin yanındaki bir dostunun evinde geçirir. Geçim sıkıntısı çekmektedir. Aziz Nesin´e 18 Ocak 1961 tarihli mektubunda, ona yazıları gönderdiğini, biraz avans istediği yazılıdır. Sanırız Zübük dergisinde de yazmıştır.

Hasan Amca son günlerini Haydarpaşa Hastahanesinde geçirir.Burhan Felek´in deyişiyle aslan yürekli Çerkes Hasan, kalp yetersizliğinden ölür. Geride, eski bir çanta, iki küçük not defteri, 5 lira bakiyeli bir tasarruf cüzdanı, 2-3 kitap, bir kaç parça yazı bırakmıştır. Burhan Felek onu şöyle anlatır: Tam anlamıyla berduş olarak renkli, sesli, nakışlı, elemli, işkenceli, yoksul... ama daima gururlu yaşamış bir eski ihtilalciydi Hasan Amca.

Hasan Amca´nın yaşam hikayesinin, birçok sırla dolu olduğu ve bunları mezara beraberinde götürdüğü söylenir. Ancak yaşamının Birinci Dünya Savaşı dönemi ve bu döneme ait yaşadıkları ve yazdıkları, tarihi düşülen bir kayıt niteliğindedir. Şimdi bu olay/olayları özetleyerek aktarayım:  Hasan Amca, Cemal Paşa tarafından tehcir edilen Halep´teki Ermenilere yardım için çağrılır. Hasan Amca´nın Halep'te yaşadıklarına dair anıları 1919 Haziran ayında Alemdar gazetesinde yayımlanır. Hasan Amca, bu anılarında, İttihatçıların, Ermenileri Suriye'ye imha amacıyla sürdüğünü açık açık anlatır. Ancak anıların yayımlanması yarım kalır ve Alemdar ani bir kararla anıları yayımlamayı durdurur. Aşağıdaki anılar Agos´un 24 Mart 2012 tarihli sayısından özetlenmiştir.

14 Ağustos 32'de Halep'te Ordu karargahına katılmak üzere Dördüncü Ordu Kumandanlığı'ndan emir almıştım. O günlerde memurların ticaret hayatına ilk adımlarına tesadüf ediliyordu. Ötede beride birtakım memurların suistimalleri, vagon alma yetkilerinin verilmesi yavaş yavaş kendini göstermiş, ambarlardan ufak tefek hırsızlıklarla, yoksulluktan bolluğa açılan yollar belirmeye başlamıştı.Halep'e bu tür işleri ve suistimalleri teftiş göreviyle çağırıldığımı tahmin etmiştim. En kuvvetli olarak bu ihtimalle İstanbul-Halep yolunu kat etmiş, 23 Ağustos 32'de Halep'e varmış ve Baron Oteli'nde Kumandan Paşa'yla buluşmuştum. Hoşbeşten ve İstanbul hakkında biraz konuştuktan sonra Ermeni işleriyle meşgul olmak üzere çağırıldığımı anladım. İttihat ve Terakki hükümetinin bu millet hakkındaki, ilk duyduğumda inanmadığım ve abartıldığını düşündüğüm karar ve icraatı, artık duyulmuştu. Hem bu sebep hem de böyle bir görevi tasavvur etmediğim için bu emir ve teklif beni biraz şaşırtmış, korkutmuştu. Otelden, Halep'te ikâmet eden ablamın evine giderken, evvelce pek de inanmak istemediğim, çoğunlukla Ermeni dostlarımın olaylar hakkındaki endişe ve şikâyetlerini abarttığını düşündüğüm bu kanlı tablo, zihnimde bir mutlak gerçek gibi canlanmıştı. (...) Cemal Paşa'ya Karargah Salonu'nda tesadüf ettim. Yanında uzun boylu, zayıf simalı, bıyıkları gururla dik bükülmüş, giyim tarzından orduyla eski bir ilişkisi olduğu anlaşılan bir zat vardı. Ermeni işine senden evvel Hüseyin Kazım, Kamil Beyleri tayin etmiştim... Bence bu meselenin önemi ciddi. Onun için seni çağırdım, dedi. Yanındaki zatı işaret ederek: Emirlerimi, bu bey vasıtasıyla alacak, tekliflerini de onun aracılığıyla ileteceksin! Gerçi Cemal Paşa´nın Ermeni göçmenlerini Suriye'de henüz yaşattığını görüyordum. (...)Cemal Paşa gözlerimden endişemi keşfediyor gibi görünüyordu. Yaklaşmamı işaret ederek: Şimdi sen Havran´a gideceksin. Orada takriben 20-30 bin Ermeni muhaciri bulacaksın. Biliyorsun ki orası zanaat sahibi insanları geçindirecek bir yer değildir. Ermenilerin çoğu meslek sahibi. Ama orada sefalet içindedirler. Bunlardan, evvela dul ve yetimleri toplar, buraya gönderirsin. Burada dul ve yetimhaneler tesis edilecek, onlar orada himaye edilecek, sonra aileleri akrabalarından ayırmayarak sanatlarını bir oran dahilinde bulundurmak suretiyle Beyrut ve Suriye‘nin muhtelif liva ve kaza merkezlerine sevk edeceksin. Onlara orada sermaye, dükkan ve ev tedarik edeceksin. Bunları çalışmaya sevk edeceksin. Geçimlerini ve hayatlarını kazanmayı temin edeceksin... Şimdilik görevin Havran'dan bu aileleri düzenli olarak kışa ve yağmurlara kadar buralara sevk etmektir. Sonra bizzat gidip toplumsal durumlarını düzeltecek ve hayatlarını temin edeceksin...“ (...)O zaman Ermeni muhacirler işini idare ve takip eden heyete Heyet-i Mahsusa ismi verilmiş. Merkezde bu işi İttihat ve Terakki Şam Murahhası Neşet Bey idare edecek. Ben, Heyet-i Mahsusa Havran Murahhası oluyorum. (...) Bir taraftan hastane ve eczanenin noksanlarını tamamlayarak bir taraftan da sevkiyat için mesaiye başlamıştım. Evvela dul ve yetimleri Şam'a sevk edeceğime göre, Havran'ın muhtelif köy, vadi ve karyelerine atılan bu biçareleri toplamak lazım geliyordu. Köylerden Ermeni muhtarlarını çağırdım. Birer defter hazırlamalarını tembih ettim. Gelen defterlere ve mesafelere göre İstasyon Kumandanı‘nın vereceği vagonları hesaplayarak sevkiyatın projesini hazırladım. Maksadım, köylerden gelecek muhacirleri orada yirmi dört saatten fazla bekletmemiş olmak ve biriktirerek sefaletlerini şiddetlendirmemekti. 2-3 günlük mesai ile bunu temin ettim. İlk köyü davet ettim. Sevkiyat başlamıştı. Buradan trene binmek için lazım gelen talimatı memurlara vererek dul ve yetimleri bizzat toplamak, hem de durumu bizzat görmek için Cebl'e hareket ettim. Bu dağlar, yaratılış tarihinden beri bu derece vahim sefalet taşımamış, görmemiştir. Dört gün devam eden bu seyahat, bana insan denilen mahlukun ne derece yırtıcı, ne derecelere kadar dayanıklı olduğunu o kadar katı gösterdi ki, korktum, insan soyuna mensup olmaktan utandım. Mide ve ihtiyaç ıstırabı, insan doğasında ne iğrenç tabiatlar doğuruyor. Hemcinsinin, ot, leş, kendi evladını yediğini görmekten, işitmekten insanlık ne hisseder? Bu duyguyu ve tesiri hangi kelimelerle izah eder! Benim gibi adem evlatlarının, mecalsiz adımlarla yürümeye çalışarak, hayvanlar gibi ot yediklerini, bir eşek leşini yırtıcı hayvanlar gibi, birbiriyle kavga ederek parçaladıklarını, bağırsaklarını paylaşmak için birbirinin boğazına sarıldıklarını gördüm. Bu leşin paylaşımı için benim dilimde konuştuklarını işittim. İnsanın bütün havası dönüyor, gözleri gördüğüne, kulakları işittiğine inanmak istemiyor... Fotoğraf makinesi ile yanlarına yaklaştığım zaman ehemmiyyet bile vermediler. İçlerinden biri bile dönüp bakmamıştı. İnsanların en yüksek gayelerine, en yüksek heyecanlarına lanet ederek buradan uzaklaştım. (...)Bundan sonra karyelerde, hemen bütün muhacirlerden yüzde 30-40 telefat vardı. Tifus, humma, malarya da aynı şiddet ve vahametteydi. İlacın olmadığı yerde hastalıkların vahim sonuçları arasında fark kalmıyor gibi. Kinin ilacının olmadığı yerde en basit malaryanın  vebadan ne farkı olabilirdi. Dul ve yetimleri toplatarak hazırlanıyor ve incelemeyi sonraya bırakarak ilerıye harekete devam ediyordum. Civar karyelerden çocukları ve dulları güzergahıma tesadüf edecek köylere göndermek üzere muhacirlerden tayin ettiğim görevlileri de etrafa gönderiyordum. Kefrence'nin bir saat ilerisinde, Hazra Köyü‘ne vardım. Burada, muhacir ve yerli beş yüz nüfustan dört yüz on yedi vefat vardı. Köyün dar aralıklarında koltuk değneklerine dayanmış canlı mevtalar sağa sola sallanarak yürüyorlardı. O gece kırda yatmayı tercih etmiştim. Kalamadım. Bitlerin boğduğu bir çocuğu burada gördüm. Tırnakların diplerinden itibaren masumun bütün vücudunu istila eden bu murdar milyarlarca mahluk, cenazesinin üzerini bir iğne batırılacak yer bırakmamak şartıyla örtmüştü. Bir çınar ağacının gövdesine yaslanarak, sabahı yapmağa çalıştım. Bir türlü gözlerimi kapayamıyordum. (...) Dört yüz kişilik yetim ve dul kadın kafilesi Dera'ya doğru mecalsiz yol aldılar. Hayvanla bir gecede Dera'ya avdet ettim ve ertesi gün gelecek olan kafilenin Şam‘a sevkini ikmal ettim. 16 saat ata binmek beni yormuştu. İstırahat için çadırıma çekildim. Masamda amirimden gelen iki telgraf buldum. „Oradaki muhacirinden en fakir olanları evvela, hali müsait olanları ikinci, biraz daha müsait olanları da üçüncü... bu suretle tasnif ederek sevkiyata başlayınız. Dul ve yetimleri sevk ediniz. İkinci bir emre kadar diğerlerinin sevkiyatını tehir ediniz!(...)“  Yoldan ruhen, bedenen yorulmuş bir halde bu zıt cümleler içeren telgrafı okudum ve cevap olarak: „Sevkiyatın idare şeklinin ancak burada bulunan muhacirlerin vaziyetine göre tayin edilebileceğini, bunların fakir, âlâ, biraz daha âlâ, suretiyle bir bitki uzmanı gibi tasnifi mümkün olamayacağını ve alınacak vagonlara nisbetle mesafe ve coğrafi vaziyete göre yapılacak bir proje dahilinde muhaciri sevk ederek sevkiyatı devamlı ve muntazam bir şekilde idare mümkün olabileceğini, özetle, bu vazifenin burada yerine getirilmesi benim sorumluluğuma bırakılmak lazım geleceğini ve esasen sevkleri için fazla beklemeyeceğimi ve sevkiyata başladığımı yazdım.“

Hasan Amca´nın Şam‘a eşlerinin yanına gönderdiği kadınlar nedeniyle iskan mıntıkası olmadığı için bir açığı yakalanmış ve emre aykırı davranmaması istenmiştir. Bunun üzerine Hasan Amca Cemal Paşa´ya gider. Merkez´de bulunan Neşet Bey´in yerine Şam Valisi Tahsin Bey görevlendirilir.

Mutasarrıflık Dairesi'nde üçümüz, ben, vali ve mutasarrıf oturduk. Konu Ermeni muhacirlerine gelmişti. Vali kısa ve soğuk bir ifade ile: "İşte dedi, Hasan Bey de bunlara müfettiş olarak ordu tarafından memur tayin edilmiştir. Artık bakarsınız, duruma göre, bu muhacir işini bitirirsiniz“ Ne garip talimat! Bundan ne anlam çıkarılabilir? İzah edeceğini düşünerek sustum. Bana dönerek: Hasan Bey! İşte Hükümet-i Mülkiye Reisi Bey ile birlikte çalışırsınız, cümlesini ilave etti.

Abdülkadir Bey, Merkez-i Umumi Katibi´dir. Hasan Amca tekrar Cemal Paşa´ya çıkar. Herkese kızan Cemal Paşa bir ordu emri çıkartır ve tek yetkili Hasan Amca olur.

Proje gereğı Erid kaza merkezinden gönderilen muhacirler çadırlarda tren bekliyorlardı. Bugüne kadar 270 yetmişailenin sevkleri yapılmıştı.O yöreden ayrıldığım zaman Hükümet-i Mülkiye'nin sevkiyatıtatil ettiğini gördüm. Sebebini anlamak amacıyla mutasarrıfa çıktım.Ölümden kurtarılmak istenen bu felaketzedelere yapılan haklıve insani bu harekete vatana ihanet diyenler ve idare edenleri de vatan haini sıfatıyla itham edenler vardı. Bunun farkındaydım. Fakat buna engel olabileceğini tahmin edememiştim.Hükümet-i Mülkiye'nin görev ve yetkisine tecavüz eden fuzuli bir adam durumunda kalmıştım.Anladım: Bu müddet zarfında boşdurulmamış, Dahiliye Nezareti’ne şifrelerle müracaat edilmiş, Beyrut, Suriye valileri nezdinde teşebbüste bulunmuştu.„Beyrut Valisi Azmi Bey esasen vilayet ahalisini beslemekten aciz bulunduğu halde göçmenlerin vilayeti dahiline sevklerini kabul etmiyor!“

Bu emir bütün Mülkiye amirlerine, mutasarrıf ve kaza kaymakamlarına gönderilmişti.Dahiliyye Nezareti de aynızamanda, eski bir “katil” emri tekrar vilayete göndermişti:„Dahiliye Nezâret Emri.  Tehcir edilen Ermeni muhacirlerinin iskanıişi Hükümet-i Mülkiye‘ye aid görevlerdendir. Ordu Kumandanları‘nın bu işe müdahaleleri geçerli değildir. Bu nedenle, bir Ermeni muhacirinin bir kazadan diğer kazaya nakl edilebilmesi ancak Dahiliye Nezareti'nin emir ve izniyle mümkündür.“

Hasan Amca´nın Alemdar gazetesinde yayınlan anılarından bir bölümü bu kadar. Halep´te Ermenilerin ancak çalıştıkları taktirde hayatta kalabileceklerine inanan Hasan Amca, dokuma tezgahları ayarlayıp, ücret olarak ta birer somun asker tayını vererek onların hayatta kalabilmelerini sağlamıştır. Ancak Hasan Amca´nın bu çabaları Dahiliye Nezareti tarafından gönderilen emirle kesilmiştir. Bu arada 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa´da devre dışı bırakılmıştır.

Hasan Amca, bu yıllarda ordusuyla Suriye´den çekilmekte olan Mustafa Kemal ile Halep´te karşılaşır. Mustafa Kemal sert bir sesle ona „Ordunun arkasında bu kadar çok Ermeni beslemek tehlikeli değil mi" diye sorar. Hasan Amca da “ Onu Paşa biraderinizle görüşürsünüz" karşılığını verince aralarında soğuk bir rüzgar eser.

Hasan Amca ayrıca, İstanbul Divan-ı Harb Mahkemelerinde tanıklık yaparak Şam Valisi Tahsin (Uzer)´in, Şam Yetimhanesi´nde 150 Ermeni yetimin açlıktan ölmesinin sorumlusu olduğunu söylemiş ve bunu kanıtlamak için de 11 şahidin adını vermiştir.

Yazımı Çerkes Hasan Amca´ya son bir görev ile bitirmek istiyorum:

15 Mart 1961 günü Hasan Amca´nın Kadıköy´deki cenaze törenine Ermeniler de katılır. Ermeni Patriği Karekin Haçaduryan yüksek sesle şunları söyler: “Ona minnet borçluyuz. Savaşta açlık ve sefaletten bizi kurtaran odur. O olmasaydı, biz de olmazdık.”

Çerkes Hasan Amca’nınmezarı başında saygıyla eğiliyorum. 

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (2)

  • Selçuk Uzun fan
    Selçuk Uzun fan
    25.08.2012 13:35

    Tebrikler Sayın Selçuk Uzun

  • Met Metin ORHAN
    Met Metin ORHAN
    24.08.2012 11:56

    Sevgili Selcuk, yüreğine sağlık.