• 1.02.2021 00:00
  • (372)

 

Aşının eşitsiz dağılımının sadece toplum sağlığını değil, ekonomiyi de olumsuz etkilediğini gösteren çalışmaları Dünya Sağlık Örgütü tarafından temel alınan Türk bilim insanları toplantı sırasında görülüyor. Üst soldan itibaren, yazarımız Selva Demiralp, Muhammed Ali Yıldırım, Cem Çakmaklı, Sevcan Yeşiltaş ve Şebnem Kalemli Özcan.

Geçen sene bu zamanlarda COVID-19 ile tanıştığımızda bu virüsün hayatımızı nasıl alt üst edeceğini hiçbirimiz tahmin edememiştik. “Çin’de görülen ölümcül bir virüs” şeklinde başlayan salgın kısa sürede tüm dünyayı ele geçirdi. Salgının bize o zamanlar bir ömür kadar uzun gelen birkaç haftalık kapanmalarla kontrol edilemeyeceği anlaşıldığında ise artık tüm sohbetlerin, haberlerin, araştırmaların değişmez konusu pandemi idi. COVID-19 ile yatıp kalktığımız bu dönemde süregelen eski araştırmalarımıza odaklanmak imkânsız hale geldi. İşte o noktada Koç Üniversitesi’nden çalışma arkadaşlarım Cem Çakmaklı, Sevcan Yeşiltaş, Muhammed Ali Yıldırım ve Maryland Üniversitesi’den Şebnem Kalemli Özcan ile kafa kafaya verip pandeminin Türkiye ekonomisinde yaratacağı ekonomik maliyeti hesaplamak istedik.
Konu akademik olarak ilgi çekici olduğu kadar politika yapıcılar açısından da kritik bir konuydu. Alternatif kapanma senaryoları altında ekonomik maliyetlerin belirlenmesi karar vericilere ışık tutabilecek bir analizdi. Bu noktada hem hızlı hem de kapsamlı bir analiz yapabilmek için oldukça yoğun bir çalışma temposuna girdik. Bir taraftan pandeminin dayattığı yeni hayata uyum gösterip evde artan aile sorumluluklarını omuzlamaya çalışırken bir taraftan da sanal ortamlarda uzun saatler modeli tartıştık. Pandemi pek çok belirsizlikle beraber gelmişti ve veri akışı sürekli değişiyordu. Bu şartlarda bir yandan yeni gelişmeler ışığında elimizdeki akademik çerçeveyi tekrar gözden geçirirken bir yandan da elde ettiğimiz sonuçların etkin iletişimine yoğunlaştık.

Kapanma gerekiyor dedik ama

Okurlarımız 2020 Nisan ortalarında, yani pandemi Türkiye’yi vurduktan yaklaşık 1,5 ay sonra paylaşmış olduğum ilk sonuçları hatırlayacaklardır. O çalışmada insan hayatı ya da ekonomi arasında bir tercih yapılmak zorunda olunmadığının altını çizdik. Tersine, pandeminin başlarında yani vaka sayıları çok artmadan uygulacak sıkı ve etkili bir karantina sayesinde hem salgının daha çabuk kontrol altına alınabileceğini hem de bu şekilde ekonomik hasarın asgariye inebileceğini not ettik. O noktada Türkiye için tavsiyemiz yaklaşık 40 gün sürecek sıkı bir kapanma idi.
Sözkonusu çalışmada elde ettiğimiz sonuçlar talep tarafından gelen etkilerin arz tarafından gelen etkilere baskın çıktığını gösteriyordu. Buradan yola çıkarak, toplam talep vaka sayılarına göre belirlendiği sürece kapanma tedbirlerinin gevşetilmesinin orta vadeli büyüme açısından işe yaramayacağı çıkarımını yaptık. Kapanma tedbirleri kaldırıldığında kısa vadede ekonomide bir canlanma görülse de orta vadede vaka sayılarının tekrar artması ile birlikte talep daralarak ekonomik aktiviteyi tekrar olumsuz etkileyecekti. Nitekim dünya genelinde görülen ikinci dalga pandemi bitmeden kaldırılan kapanma tedbirlerinin bir sonucu oldu. İkinci dalga ile beraber tekrar ekonomik destek paketleri devreye girdi.

Aşının dağılımına dair ikinci makale

Türkiye için yapmış olduğumuz çalışma ilginç bir sonuç ortaya çıkardı. Bu da Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkede ihracatın toplam büyüme üzerindeki önemli rolüydü. Bu durum şu soruyu aklımıza getirdi: Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin ihracatının azalması gelişmiş ülkeler açısından ne ima eder? Bu soru özellikle kasım ayından sonra aşı haberlerinin çıkmasıyla daha da önem kazandı. O noktada araştırmamızı ne yöne çevirmek istediğimiz konusunda kafamız netti: Aşının dünya genelinde eşit bir şekilde dağılmaması durumunda aşılanan zengin ülkelerin ödeyeceği ekonomik maliyet ne olur? Aşılanamayan ülkelere olan ihracatları ne kadar azalır? Aşılanamamış ülkelerden yapılan ithalat ne kadar düşer?
Bu yeni ve daha iddalı soruya cevap bulabilmek için birinci çalışmamız için geliştirdiğimiz modeli uluslararası tedarik zincirlerinde oluşabilecek aksamaları da dahil edecek şekilde genişlettik. İlk makalemizde olduğu gibi pandemi ve aşı üretimine dair belirsizlikler oldukaça yoğun olduğu için kısa vadeye odaklanarak halihazırdaki tedarik zincirlerinin devam edeceğini varsaydık. Bu varsayımlar altında tedarik zincirinde yaşanabilecek aksamaların arz üzerindeki etkilerini hesapladık.
Oluşturduğumuz çerçeve, aşılanmış bir ülkenin salt ticaret ilişkileri nedeni ile yaşayacağı ekonomik daralmayı hesaplamamıza izin verdi. Aşılanmış zengin bir ülke bir taraftan aşılanmamış ülkelere daha az ihracat yaparken bir taraftan da onlardan daha az ithalat yapabilir. Özellikle de ithal ara malı girdisinin azalması durumunda zengin ülkelerin daha az üretim yapması sözkonusu olabilir.

Ne bulduk?

Çalışmamızda alternatif senaryolar geliştirerek ekonomik maliyet analizi yaptık. Daha gerçekçi olduğunu düşündüğümüz bir senaryoda, zengin ülkelerin 2021’in ilk dört ayında tüm nüfuslarını aşıladıklarını, düşük gelirli ülkelerin ise nüfuslarının sadece yarısını yıl sonuna kadar aşılayabileceklerini varsaydık. Bu varsayımlar altında alt senaryolar geliştirdik. Buna göre, eğer uluslararası tedarik zincirlerinde hiçbir aksama olmadığını varsayıp sadece ihracat kanalına odaklanırsak zengin ülkelerin ihracat gelirlerinde 400 milyar USD kadar bir düşüş olabileceğini hesapladık. Şayet tedarik zincirlerinde bir aksama olursa o zaman bu miktarın 1,8 trilyon USD’a kadar çıkabileceğini tespit ettik.
Bu noktada şunu vurgulamak isterim. Yaptığımız çalışma bir akademik çalışma olup elde ettiğimiz rakamlar da alternatif senaryo ve varsayımlar altında elde edilmiş bulgular. Tek bir rakam yerine bir aralığa odaklanmak o nedenle daha sağlıklı. Gerçek hayatta pandeminin seyrine bağlı olarak hangi senaryo daha çok ön plana çıkarsa gerçekleşecek maliyet de o senaryoya yakın olacaktır. Öte yandan, manşet rakam değişse de çalışmamızın ana mesajı değişmez.

Ana mesaj ve COVAX

2020 yılının belki de en güzel haberi aşı haberiydi. Ancak kanımca aşının çıkması ile birlikte zengin ülkeler bir rehavet içerisine girerek pandemi kaynaklı ekonomik daralmadan bir anda kurtulacaklarına inandılar. Aşı milliyetçiliği ile verilen ard arda siparişler kısa bir süre sonra aşı üretim kapasitesinin dünya nüfusuna yetmekten çok uzakta olduğunu açığa çıkardı. Bu noktada oluşturulan COVAX ortaklığı dünya nüfusunun yüzde 20’sine yetecek aşı üretiminin yapılabilmesi için 38 milyar USD bir kaynak gerektiğini duyurdu. Gelgelelim bugüne kadar sözkonusu fonda sadece 11 milyar USD toplanabildi.
İşte bizim çalışmamız tam bu noktada devreye girerek COVAX türü girişimlere destek olmayı amaçlıyor. Zira elde ettiğimiz rakamlar gösteriyor ki COVAX’e kaynak aktarmak zengin ülkeler açısından bir bağış olmaktan ziyade ekonomik açıdan da çok ciddi getirisi olan bir yatırım. Dünya geneline yetecek kadar aşının üretilip dağıtılması elbette ki birincil olarak insani bir sorumluluk. Ancak bizim çalışmamız konuyu ekonomik açıdan ele alarak zengin ülkelerin bu tür girişimlere destek vermelerinin kendi ekonomik çıkarları ile de çok önemli ölçüde örtüştüğünü gösteriyor.