Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

‘Ben Soykırıma Soykırım Demem...

  • 29.05.2011 00:00

Rusya, bundan takriben 150 yıl önce, Kuzeybatı Kafkasya’yı Ruslaştırmaya karar verdi. Kafkasya’nın en eski etnik gruplarından biri olan Çerkesler, bu karar çerçevesinde yurtlarından çıkarıldılar. 1864 yılında başlayan ve 1867 yılına gelindiğinde büyük ölçüde tamamlanan tehcir sürecinde, yüz binlerce Çerkes büyük acılar yaşadı.

Ruslar, Çerkesleri, Kuzey Kafkasya’nın Karadeniz kıyısından Osmanlı gemilerine bindirerek tehcir ettiler. Ancak bu ölüm yolculuğunda çok sayıda Çerkes hayatını kaybetti. Ölümlerin başlıca nedeni, limanlara yapılan nakiller ya da limanlardaki uzun bekleyişler esnasında yaşanan açlık ve salgın hastalıklardı. Bu aşamayı atlatanların bir kısmı ise, dönüş yolunda hıncahınç muhacir yüklü olan bazı gemilerin fırtınaya yakalanıp batması sonucunda boğularak can verdi.


Çerkes soykırımı

Günümüz Çerkes kimliğinin inşasında merkezî bir yeri olan bu hadiseler, geniş çaplı bir etnik temizliğe karşılık geliyor. Dahası, yaşananları bir soykırım olarak nitelendirebilmek de mümkün. Zira Birleşmiş Milletler’in soykırım tanımı, “Bir grubu kısmen ya da tamamen fiziksel bir tahribe uğratacağı hesap edilen hayat şartlarına maruz bırakma”yı da içeriyor. Ancak konu, uluslararası alanda henüz yeterince gündeme gelmiş değil. Bu nedenle de, geçen hafta Gürcistan’ın Çerkes soykırımını tanıyan ilk ülke olarak tarihe geçmiş olması önemli.

Çerkes tehcirinin başlangıcının 147. yıldönümüne denk gelen geçen hafta içerisinde bu konuda yaşanan bir diğer önemli gelişme ise, sürgün ve soykırım sonrasında parçalanarak farklı ülkelere yayılan Çerkes diasporasının dünyanın çeşitli yerlerinde düzenlediği soykırım yürüyüşleri oldu. Dünya üzerindeki Çerkeslerin takriben yarısının yaşadığı Türkiye’de de (bu yıl ikincisi) düzenlenen yürüyüşe katılan yaklaşık 1500 kişi, Rusya’yı soykırımı tanımaya çağıran pankartlarla İstanbul’daki Rus konsolosluğuna yürüdüler.


...Soykırım Bizim Olmayınca’

Çerkes soykırımı, 1915 ile aynı doğrultuda olan pek çok yöne sahip. Hatta Karadeniz’in, iki soykırımın bir kesişme noktası olduğunu söylemek de mümkün. Zira bazı Çerkeslerin, kolektif hafızalarındaki yeri nedeniyle bugün bile hâlâ balığını yemedikleri Karadeniz, Anadolu’dan gemilere doldurularak açık denizde sulara atılan Ermeni ailelerin de mezarı durumunda.

Aralarında 50 yıl olan bu iki trajedinin her ikisinde de ölüme sürüklenenler insandı. Ancak bütün insanları aynı kategoride değerlendirmemekten olacak, Türkiye’de bu iki trajediye yönelik yaygın yaklaşımlar arasında çok ciddi farklar var. Zira 1915 konusunda duymaya alışkın olduğumuz sözlerin hiçbirini, geçen hafta duymadık.


Mesela geçen hafta hiç kimse, yaşananların bir soykırıma tekabül ettiğinden nasıl bu kadar emin olunabildiğini sorgulamadı. Hiç kimse, “Savaş zamanı olmuş işte bir şeyler” diyerek konuyu geçiştirmeye çalışmadı. Hiç kimse, 1864 yılında soykırım suçunun henüz tanımlanmamış olduğunu hatırlatmadı. Hiç kimse, ölenlerin sayısının iddia edilenden daha az olduğunu ileri sürmedi. Hiç kimse, “Çerkesler soğuktan, hastalıktan, açlıktan ölmüşlerdir” demedi. Hiç kimse, ortak bir komisyon kurmayı ya da konunun bir de Rus arşivlerinden tetkik edilmesini teklif etmedi. Hiç kimse, Rus İmparatorluğu’nun (1721–1917) yaptıklarından Rus Federasyonu’nun (1991- ) sorumlu tutulamayacağını iddia etmedi.

Bu tablo karşısında utanç duymak, “Acaba biz niye böyleyiz” diye sormak gerekmez mi?

* * *

Genelkurmay notu

Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner, 19 Mayıs kapsamında gerçekleştirilen bir panel sonrasında yaptığı konuşmada, milli mücadele dönemi ile ilgili mevcut çalışmaların yeterince ve tarafsız bir şekilde incelenemediğini, bu nedenle de tarihî bilgilerin topluma yanlış, eksik ve saptırılmış olarak yansıtıldığını söylemiş. Koşaner’e göre, Atatürk ve arkadaşlarının mücadelesine farklı bir anlam yüklemek suretiyle alternatif bir tarih yazılmak isteniyormuş. Ama neyse ki söz konusu panelde bulunan değerli tarihçi ve araştırmacılar, yazdıkları eserler ile bu kimselere gerekli cevabı vermişler...

Bu vesileyle Işık Bey’in tarihçi kimliğini de öğrenmiş olduk. Kendisinin sözlerinden, tarihe sadece tek bir anlam yüklemenin mümkün olduğunu, dahası, o anlamın ne olduğunu hem kendisinin hem de sözünü ettiği “değerli” araştırmacıların bildiğini anlıyoruz. Diğer anlamlar ise, belli ki çok yanlış!


Işık Bey, konuşmasında, milli mücadele dönemi ile ilgili araştırmaların sınırlı kaldığını da söylemiş. Bu tabii biraz kafa karıştırıcı. Çünkü bir konu hakkında daha fazla araştırmaya ihtiyaç olması, eldeki bilgilerin yeterli olmadığı anlamına gelir. Bu durumda ise, tek bir perspektifi dayatmak hepten zorlaşır. Hem doğru olan perspektifi zaten bilen bir insanın, yeni araştırmalarla durduk yere kararlılığını sarsması da çok anlamlı değil.

Ama Işık Bey herşeye rağmen yine de araştırmacılara yardımcı olmak istiyorsa, Genelkurmay Arşivi’ndeki bilgileri halktan gizlemeye artık bir son vermeyi düşünebilir. Hem onun bildiklerini bizim de öğrenmemiz durumunda, aynı perspektifte buluşma ihtimalimiz artmaz mı?

Yoksa tam tersi mi olur?


[email protected]


 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.