Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Siyaset Bilimi 103: Monarşi

  • 10.07.2011 00:00

[Geçen pazar, faşizmin “padişahlık ya da kraliyet ile mukayese kabul etmeyecek derecede ölçüsüzleşebilen bir siyasi sistem” olduğunu söylemiştim. Bu pazar, bu “ölçü” konusunu açacağım.]

Monarşilerin tipik özelliği, iktidarın babadan oğla geçmesi ve bir tür dinî meşruiyete de dayanmasıdır. Ancak bu, Suudi Arabistan’ı da Britanya’yı da içine alan son derece geniş bir çerçeve. Kavramın genişliğinin doğurduğu bu sorunu, Suudi Arabistan’ı mutlak monarşi, Britanya’yı ise anayasal monarşi olarak nitelendirmek suretiyle büyük ölçüde çözebilmek mümkün.


Mutlak monarşi, anayasal monarşi

Bir süredir atıfta bulunmakta olduğum Siyaset Bilimine Giriş kitabında mutlak monarşinin tanımı şöyle yapılıyor: “Siyasi idarenin otoritesinin kontrolsüz, nihai ve daimi olduğu sistem.” Daha basit bir dille, her şeyin devletin başındaki kişinin iki dudağı arasında olduğu rejimlere mutlak monarşi (mutlakiyet), bu kişinin otoritesinin anayasa ile sınırlandırıldığı ve dolayısıyla da belli kuralları gözetmek durumunda bırakıldığı rejimlere ise anayasal monarşi (meşrutiyet) dendiği söylenebilir.

Örneğin, Suud kralı, anayasa da dahil olmak üzere bütün cari kanunların üzerindedir. Ülkenin siyasetinde onun ağırlığını dengeleyen başka kurumlar bulunmaz. Otoritesi “kontrolsüz, nihai ve daimi”dir. Britanya kraliçesinin ise, neyi yapıp yapamayacağı, hangi kurallarla bağlı bulunduğu, detaylı bir şekilde belirlidir. Bu belirlilik, dünya üzerindeki 16 devletin başı olmasına rağmen, Kraliçe II. Elizabeth’i bir diktatör olarak nitelendirebilmeyi epey zorlaştırır.

Suud Kralı Abdullah ise, son derece tipik bir diktatördür. Ancak yine de, kendisinin faşist bir diktatör olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira bir lideri “faşist” olarak nitelendirebilmek için, ülkede sadece lider ölçüsüzlüğünün değil, iki savaş arası (1918-1939) dönemde görülen türden bir lider kültünün ve bu kült çerçevesinde anlam bulan (toplum mühendisliği ve dayanışmacılık eksenli) politikaların da varolması gerekir. Hâlbuki mutlak monarşilerde bu öğelere rastlanmaz. Mutlak olmayan monarşilerde ise, lider bu denli ölçüsüz olamaz.


Bir imparatorluğun hazin hikâyesi

Bir zamanlar bir ülkede mutlak ya da anayasal olmayan, orta halli, hatta devrin şartlarınca gayet tipik sayılabilecek bir monarşi varmış. Bu monarşi, 1700’lü yıllarda başlayan ve takriben iki asra yayılan bir reform süreci sonrasında anayasal bir monarşiye evrilmiş. Yani sultanın yetkileri anayasa ile sınırlandırılmış ve makamı sembolik bir konuma taşınmış. Mesela 1908 yılına gelindiğinde, artık ülkenin bir anayasası, meclisi, bakanları, hatta çok partili bir siyasi hayatı ve çoksesli bir basını varmış. Ancak bir darbe (1913), bir dünya savaşı (1914-1918) ve ardından yaşanan bir iktidar mücadelesi (1920-1925) sonrasında bütün bu reformlar tersine dönmüş.

Gerçi ülkenin yine bir meclisi varmış, ama bu meclisin milletvekillerini, bakanlarını ve hatta başbakanını bile tek bir adam seçermiş! Zira bu Tek Adam, bütün muhaliflerini siyaset sahnesinden indirdikten sonra, ülkenin gerek anayasasının gerekse bütün kişi ve kurumlarının üzerine çıkmış. İcraatlarının hikmetinden sual olunmaz biri haline gelmiş.

Yine bu dönemde, çok partili hayattan tek partili hayata geçilmiş. Çoksesli ve çok renkli basının yerini, teksesli iktidar bültenleri almış. Her yere Tek Adam’ın portreleri asılmış, heykelleri dikilmiş.

Ancak yeni nesiller bu tablo karşısında değil üzülmek, çok mutlu olmuşlar. Çünkü onlara monarşiler arasındaki farkları hiç kimse anlatmamış. Aksine, bütün monarşilerin mutlak monarşi olduğunu düşünmeleri sağlanmış. Bu nedenle, “Cumhuriyet geldi, özgür olduk!” diye onyıllar boyunca sevinmişler. Hâlbuki cumhuriyetin de ne olduğunu bilmiyor, kendi kendilerini yönettiklerini zannediyorlarmış.


Sonsöz

Bu hazin hikâye, bir ülkenin mutlak olmayan bir monarşiden önce anayasal monarşiye, sonra da mutlak monarşinin dahi ötesine geçen bir faşist diktatörlüğe evrilmesinin hikâyesi. Yukarıdaki mutlak monarşi tanımından hareketle, bu evrimi üç aşamada ifade etmek mümkün. Birinci aşama, otoritesi üzerinde nispeten az miktarda kontrol olan bir sultanın idaresindeki mutlak olmayan bir monarşiye; ikinci aşama, sultanın otoritesinin anayasa ile sınırlandırıldığı bir anayasal monarşiye; üçüncü aşama ise, otoritesi “kontrolsüz, nihai ve daimi” olan bir liderin egemen olduğu bir faşizme karşılık geliyor. Ve bu üçüncüsü, elbette bir cumhuriyet değil.

***

Eğitim notu

Konu ister istemez hep eğitime geliyor... Ama bu şaşırtıcı değil. Zira Murat Belge’nin geçtiğimiz günlerde verdiği bir röportajda belirttiği gibi, “Türkiye’de faşizm aileden değil, eğitimden gelir”. Batı üniversitelerinde kullanılan Siyaset Bilimine Giriş kitaplarının metinlerinden yola çıkmanın bu denli zihin açıcı olabilmesinin nedeni de zaten bu. Otoriterlik bahislerinde “Sanki Türkiye’den söz ediyor” dedirten metinlere önümüzdeki haftalarda da yer vermeye çalışacağım.


[email protected]


 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.