Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Ben Kürt olsaydım...

  • 11.09.2011 00:00

Yarın olacakları tahmin etmeye çalışmak ile yarına dair temennilerde bulunmak arasında ciddi bir fark var. Zira öngörüde bulunmak objektif olmayı gerektirirken, temenniler ise sübjektif bir yapıya sahip. Ancak bu basit fark, ne yazık ki herkes için yeterince belirgin değil. Bu nedenle de, dile getirilen öngörüler, ülkemizde, gerçekleşmesi arzu edilenin beyanı (ve hatta siyasi bir duruş) olarak algılanıyor.

Geçen pazar yayımlanan yazım da maalesef çokları tarafından böyle bir algıyla değerlendirildi. Yazıda, (1) yeni bir Kürt siyasi elitinin ortaya çıktığını, (2) bu elitin de etkisiyle, yeni bir Kürt kimlik bilincinin son derece dinamik bir şekilde güçlendiğini ve (3) bu kimliğin reaksiyoner-milliyetçi bir niteliğe sahip olduğunu belirtmiştim. Bütün bunlar, bana göre, Kürt kimliğinin yakın bir gelecekte Türk üniter devletinin mevcut kalıplarına sığmakta daha da zorlanacağı anlamına geliyordu. Bu nedenle de, bölünmenin önüne geçebilmek için bu kalıpların bir an önce değişmesi gerekmekteydi. Ancak ben Türkiye’de yaşanan onca olumlu gelişmeye rağmen, Türk tarafındaki değişimin Kürtlerin değişim hızına yetişemeyeceğinden hareketle, (özellikle Doğulu) Kürtlerin giderek artan bağımsızlık taleplerinin bir noktadan sonra önünün alınamayacağı sonucuna vardım. Halen de böyle düşünüyorum.

Yanıldığımı zannetmiyor olsam da, neticede bu bir öngörü –ve elbette herkes bu öngörüye katılmak zorunda değil. Örneğin, bir başkası da çıkıp, “Bu söylenenler yanlış. Kürtler ve Türkler müthiş bir barış ve kardeşlik arifesindeler” diyebilir. Böyle bir argüman, benim açımdan geçerli olmasa da, en azından meşrudur.

Ne var ki, bazı insanlar okuduklarına metinde yer almayan anlamlar yüklüyor ve zaman zaman da meşruiyet sınırlarını zorluyorlar. Örneğin, Engin Ardıç, yazımın metninden (nasıl başardıysa) benim ayrılıkçı bir Kürt olduğum fikrine varmış. Sadece onun yazısını okuyan biri, benim bağımsızlık mücadelesi veren bir militan gibi konuştuğumu dahi düşünebilir. Ardıç, edindiği bu izlenim doğrultusunda, yazımdan yaptığı alıntıların tırnak içlerini değiştirerek (benim adıma) kişiselleştirmekte dahi bir mahzur görmemiş. Mesela “mumla aramaya mahkûmlar” şeklindeki ifademi, “mumla aramaya mahkûmsunuz” yapmış.

Hâlbuki benim yaptığım, olayları Türk ya da Kürt perspektifinden değerlendirmek değil, ülkedeki gelişmelere bakarak “Gidişat bu yöne” demekten ibaretti. Aldığım cevap ise, şöyle oldu: “Gidersen gidersin, biz burada yaşarız sen de dağın başında. / Ama artık öyle ipini kırıp İstanbul’a gelmek olmayacak, pasaport alacaksın, belki vize de!”

Bu gibi ifadeler, Türk tarafının Kürtlere bakışının halen ne kadar kaba (ve dolayısıyla da bütün bu olan biteni idrak edebilmekten ne denli uzak) olabildiğinin bir diğer göstergesi. Ben Doğulu bir Kürt olsaydım, benimle bu şekilde konuşmayı âdet edinen ve yaşanan onca şeyden sonra hâlâ bir şantaj aracı olarak vizeden bahis açan insanlarla aynı ülkede yaşamayı istemez, işim düştüğünde İstanbul’a vize ile seyahat etmeyi tercih ederdim.

(Yazıda başka önemli problemler de var. Ama bunları bir polemik çerçevesinde yazmak yerine, Kürt sorunu hakkındaki diğer yazılarım içerisinde değerlendirmek istiyorum.)


Ayşe Hür Notu

Bu hafta çok anlamlı bulmadığım bir diğer tepki de Ayşe Hür’den geldi. Hür’ün tepkisinin nedeni, Kuran’ın derlenme sürecini ele alan son yazıları hakkında twitter’da yaptığım iki girdi.

Aynı konuda sadece tek bir girdi yapan Mustafa Akyol da Hür’ün tepkisinden payını almış. Mustafa Akyol ile suçumuz, (mealen) “Böylesine karmaşık bir konuda sırf Ali Ünal’ın yazısı ile herşeyi anlamak ve kolayca tatmin olmak”.

Ayşe Hür’ün yazısında alıntılamadığı iki girdim şöyleydi: “(1) Ali Ünal’ın yazısı Ayşe Hür’ün kimi bilgi yanlışlarını düzeltme açısından iyi olmuş: / (2) ‘Birden fazla Kuran’ argümanının hatalı olduğunu ben de yazmıştım. Ancak derleme süreci Ali Ünal’ın anlattığı kadar sorunsuz değil.”

Bu girdilerde bu kadar büyütecek ne var bilmiyorum. Ayrıca ikinci girdiden de görülebileceği gibi, Ali Ünal’ın yazısına tamamen katılmam söz konusu değil. Ayşe Hür’ün buna rağmen neden böyle şeyler söylediğini ve neden bunu bir parça müstehzi bir üslupla yaptığını bilmiyorum. İzah ede(bili)rse sevinirim.

Ayşe Hür’ün kendileri ile polemikte bulunduğu kişilere yanıt vermek (ve belki, daha sağlıklı bir literatür taramasıyla argümanlarını zenginleştirmek) yerine, bu polemiğin dışında olan ve ilgili tartışma hakkında sadece iki üç cümlelik yorumlar yapmakla yetinen insanları yazı ve alay konusu yapmasını tuhaf bulduğumu da ayrıca belirtmek istiyorum.


[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.