Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Siyaset Bilimi 106: Laiklik

  • 18.09.2011 00:00

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Mısır’da katıldığı bir televizyon programında, dünyadaki farklı laiklik anlayışlarından söz etti. Türkiye’de uzun yıllar boyunca bu konu üzerinde düşündüklerini ifade eden Erdoğan, neticede, devletin (inançlarından bağımsız olarak) bütün vatandaşlara eşit uzaklıkta olduğu bir laiklik anlayışında karar kıldıklarını belirtti ve Mısırlılara da bu anlayışı tavsiye etti.

Bütün bunlarda çok fazla problem yok. Ancak Erdoğan, konuşmasında, “Laik bir devlet yapısı dinsizliğin değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır” gibi, açıklanması daha zor olan ifadeler de kullandı.

Laikliği din ve vicdan özgürlüğü ekseninde tanımlama yönündeki bu eğilim, Türkiye’de son dönemde giderek yaygınlaşıyor. Hâlbuki, laiklik başka, din ve vicdan özgürlüğü başka anlamlar ifade eder. Dahası, her demokrasi için vazgeçilmez olan bu iki kavram, müstakil olmanın yanı sıra, birbirini tehdit edici niteliğe de sahiptir. Dolayısıyla da, karşılıklı olarak dengelenmeleri zorunludur. Zira laikliğin yanı sıra din ve vicdan özgürlüğünün de güvence altına alınmadığı (yani laikliğin dengelenmediği) durumlarda, Sovyetler Birliği ya da Türkiye örneklerinde görülen türden zorbalıklar yaşanır.

ABD Anayasasının bir parçası olan Haklar Bildirgesinin ilk maddesinde yer alan “Kongre, dinî bir kurumu destekleyen, ya da dinin özgürce icra edilmesini yasaklayan hiçbir kanun yapmayacaktır” ifadesi, bu dengenin nasıl gerçekleştirilebileceğinin çok iyi bir örneğidir. Zira ilgili ifadenin ilk kısmı (Establishment Clause) laikliği, ikinci kısmı (Free Exercise Clause) ise dini hürriyetleri teminat altına alır.


Medeniyet ithali ve kavram karmaşası

Türkiye’de yaşanan ciddi seviyedeki kavram karmaşasının doğurduğu en yaygın sorunlardan biri, laiklik, demokrasi, haklar, özgürlükler gibi kavramları gerçekte ifade ettiği anlamların dışında (ve hatta zaman zaman da birbirleri yerine) kullanmak. Tabii bu durum çok da şaşırtıcı değil. Zira bu kavramların hiçbiri Türkiye’nin kendi siyasi geleneği içinde doğmadı. Daha da önemlisi, Batı kimi dönemlerde Osmanlı’yı bu konularda reforma zorlamış olsa da, ilgili kavramlar, tarihin doğal seyri içerisinde yaşanan gelişmelerle bugüne gelmedi. Dolayısıyla, bugün, belli bir süreç sonrasında şu anda bulunduğu noktaya gelmiş olan Fransız ya da Anglosakson laiklik anlayışlarından söz etmek mümkün iken, günümüz Türkiye’sindeki politikalar için aynı şeyi söylemek zor.


Türkiye’nin laiklik geleneği, bir generalin bir tarihte Fransa’dan ithal ettiği politikaları din ve vicdan hürriyetini hiçe sayarak halka dayatması, ve sonrasında buna gösterilen haklı tepkilerin bölünmüş bir toplum ortaya çıkarmasından ibaret
. Bu bölünmüşlüğün, bugün yaşanmakta olan kavram karmaşasındaki payı da büyük. Zira yapısal değişiklikleri emir ile, yani doğal süreçlerin üzerine çıkarak gerçekleştirebileceğini zanneden “cumhuriyetçi” kadronun uyguladığı dayatmalar, bir yandan toplumu kaba bir siyasi ortam içerisinde kamplaştırırken, diğer yandan da kavramları sloganlaştırdı. Hep birlikte “ilericilik” başlığı altında kategorize edilen “laiklik”, “özgürlük” gibi Batılı kavramlar, hem aynılaştı hem de yaşanmakta olan kültürel devrimin sloganları haline gelerek ucuzladı. Bu kavramlar arasındaki (hiçbir zaman tam olarak öğrenilmemiş olan) farklar iyice silikleşince, bu kelimeleri birbirlerinin yerine kullanmak dahi olağanlaştı! “Demokratik, laik, hukuk devleti” gibi tekrarlana tekrarlana anlamını hepten yitirmiş olan virgüllü ifadeler, bu sığ mirasın bir sonucudur.


Sonsöz

Türkiye Cumhuriyeti, (kronolojik sırayla ve özetle) bir bölgedeki vatandaşlarının tepesine bombalar yağdıran ve çoluk çocuk demeden hepsinin topluca imha edilmesi emrini verebilen, yoktan varedilen vergi borçlarından ötürü malına mülküne el koyduğu gayrımüslimleri tutuklayıp sürgünlere gönderebilen, şehir merkezlerinde pogromlar düzenlemekten geri durmayan, üst üste üç kez seçilmiş bir başbakanı idam edebilen, ülkenin topraklarını faili meçhul binlerce insana (taşsız) mezar eden, başörtülü insanlara iç düşman muamelesinde bulunan ve 2000’li yıllarda bile gayrımüslim yazarlara suikast planları yapan otoriter ve acımasız bir devlet iken, bugün belki de tarihinde ilk kez gerçek bir cumhuriyet olma yolunda. Bu değişim, siyasetin halka ait olduğu ve dolayısıyla da kavramların slogan olmaktan uzaklaşarak hayatın içinde reel karşılıklar bulmaya başladığı yeni bir süreci ima ediyor. Anayasanın ilk kez siviller tarafından yapılacak olmasının asıl önemi de zaten bu normalleşmede.


[email protected]

 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.