Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Türkiye ve ırkçılık

  • 30.10.2011 00:00

 Hiçbir delinin deli olduğunu kabul etmediği söylenir. Irkçılık için de aynı durum söz konusu.


Bir örnek: Fransa

Joan Scott’ın, 2007 yılında Princeton University Press tarafından yayımlanan The Politics of the Veiladlı kitabı, Fransa’da Müslüman azınlığa (ve spesifik olarak da başörtülülere) yönelik hâkim tavırları ele alır. Kitabın ikinci bölümü, spesifik olarak, ülkedeki ırkçılık hakkındadır. Scott, bu bölümün hemen başında, yıllar önce bir doktora öğrencisiyken Fransa’nın küçük bir kasabasında başından geçenleri özetler:

Scott, nüfus kayıtlarının tutulduğu bir resmî dairede tez araştırmasını yürütmektedir. Kasabada Kuzey Afrika kökenli insanlar yaygın olarak yaşamakta olduğu için, ilgili kuruma hemen her gün yeni doğan çocuklarını nüfusa kaydettirmek isteyen Araplar da gelir. Fransız memurların bu kimselere karşı tavırları gayet nazik ve resmîdir. Ancak işlemleri tamamlanan azınlık mensubu kişi oradan ayrıldıktan sonra olumsuz yorumlar başlar...

İlk olarak, daireye gelen Arap ile (hem içeri girdiğinde, hem de ayrılmadan önce) iki kez kibarca el sıkışmak durumunda kalan Fransız memur lavaboya yönelir ve Kuzey Afrikalıların ne kadar da pis olduklarından yakınarak ellerini yıkar. Bir başkası, doğum beyanında bulunulan çocuğun ismini alaya alarak, “İsimleri ya Nasır oluyor, ya da Muhammed” gibi sözler sarf eder.

Scott, bu şekilde her gün mesai boyunca Fransız memurların Araplar hakkındaki aşağılayıcı yorumlarını dinlemek zorunda kalır. Ancak bir gün ilginç bir şey yaşanır... Amerika’nın pek çok şehrinde siyah isyanları başgöstermiştir. Konu ile ilgili haberleri dinleyen Fransız memurlar, Scott’a, Amerikalıların nasıl olup da bu kadar ırkçı olabildiklerini sorarlar. Onlara göre, Fransa’da değil ırkçılık, önyargı bile yoktur.

Bu tepki üzerine Scott artık dayanamaz ve onlara her gün Araplar hakkında onca korkunç şey söylediklerini, bu sözlerin Amerikalı beyazların siyahlar hakkında söyledikleri ile tamamen aynı doğrultuda olduğunu ve zannettiklerinin aksine, ırkçılığın Fransa’da da epey yaygın olduğunu ifade ederek itiraz eder. Fransız memurlar Scott’ın bu sözlerine epey şaşırırlar. Zira onlara göre, Araplar hakkındaki söz ve davranışları hakikatin ifadesidir ve dolayısıyla ırkçılıkla ilgisizdir: “Araplar hayvan. Onlar Hıristiyan da değil. Sizin siyahlarınız Hıristiyan. Araplar evlerde değil, gecekondularda yaşıyorlar, medeni değiller, cahiller, pisler. ... Sizin siyahlarınız bir zamanlar köleydi, bu Arapların öyle bir mazereti de yok.”

Scott, Fransız ırkçılığı hakkındaki fikirlerini başka Fransızlarla da paylaşır. Ancak her seferinde hep aynı tepkileri alır.

Bu noktada, kimi Türklerin Kürtler hakkında söylediklerinin de yukarıda alıntılanan ifadelerle aynı doğrultuda olduğunu fark etmemek zor. Bütün bunlar, ırkçılığın bir dili olduğunu ima ediyor. İnsanlar bu dili iyi biliyor, ancak sadece bir başkası kullandığında tanıyabiliyorlar.


Bir başka örnek: Türkiye


Van depreminin hemen ardından adeta refleks hızında verilen ırkçı tepkiler, Türkiye’deki ırkçılığın sadece yaygın olmakla kalmadığını, aynı zamanda ileri derece kaba bir niteliğe de sahip olduğunu bir kez daha ortaya koydu
. Deprem gibi genç-yaşlı, kadın-erkek demeden herkesi etkileyen trajik bir olayın hemen ardından sosyal medyayı Kürtlere nefret kusan girdilerle dolduran insanlar, depreme üzülmediklerini, (hatta “Gebersinler!”, “Beter olsunlar!” gibi ifadelere bakılırsa sevindiklerini) ifade ettiler ve diğer doğu illerinde de depremler yaşanmasını dilediler.

Bu insanlara tek tek soracak olsak, muhtemelen hiçbiri ırkçı olduğunu kabul etmeyecektir. Ancak “Türklere ... inşallah bir şey olmamıştır. Ama diğerlerinin canı cehenneme...” gibi ifadeleri başka türlü izah etmek zor.

(Sosyal medyadaki ırkçı tepkilerden yaptığım ibretlik derlemeye http://j.mp/tepkiler adresinden ulaşılabilir.)


Sonsöz

Etyen Mahçupyan, 23 Ekim 2011 tarihli yazısında, sadece bireylerin değil, bir toplumun da topyekûn delirebileceğini ifade ediyor. Delirmek başlıklı yazı, deliliğin algılara sinmesi ve kurumsallaşması durumunda, toplumun içinde bulunduğu halin farkında olamayacağı bir duruma geleceğini vurguluyor.


Türkiye’deki yaygın ırkçılığı normalize eden de yine kitlesel bir delirmişlik hali. Bu delirmişlik, “soydaş”lardan “asil kan”a, bu kanı sembolize eden “al kanlı bayrak”tan “Türkiye Türklerindir” gazetelerine dek uzanan pek çok ırk eksenli söylem ve sembolde ifade buluyor.
 Onyıllardır kuşatılmış bulunduğumuz bu tımarhane atmosferi nedeniyle, bu ırkçılığın, değil yaygın olmasının, varlığının dahi pek farkında değiliz. Bunlar normal şeylerdir zannediyoruz.

[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.