Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Hz. Muhammed’den sonraki elçiler

  • 3.02.2013 00:00

 Bernard Lewis, 1993 yılında Oxford University Press tarafından yayımlanan Islam and the Westadlı önemli kitabının ilk bölümünde, Batılıların ve Müslümanların birbirlerini algılayış şekillerinden söz eder. Lewis’e göre, ilgili algıların olumsuz olmasının tek nedeni inanç farklılığı değildir. İslam ve Hıristiyanlığın birbirini konumlandırış şekli de ayrıca önemlidir.

Şöyle ki, Lewis’e göre, Müslümanlar, Hz. İsa’yı ve mesajının doğruluğunu kabul ettiklerinden, Hıristiyanların inançlarına karşı nispeten daha hoşgörülüdürler. Örneğin, Müslümanlar her ne kadar teslis inancına mesafeli olsalar da, bu durum, Hıristiyanlığın özünde doğru ve ilahi bir din olduğunu düşündükleri gerçeğini değiştirmez. Ne var ki, bu hoşgörü karşılıklı değildir. Sorun, Hz. Muhammed’in getirdiği mesajın Hıristiyan (ya da İbrahimî) geleneğin bir devamı olarak sunulmasıdır. Zira, tıpkı Müslümanlar gibi Hıristiyanlar da Tanrı’nın kıyamet gününden önce göndereceği son dine mensup olduklarına inandıklarından, kendisini Hıristiyanlık ile irtibatlandıran yeni bir din, sadece varlığıyla dahi, öncülünün geçerliliğini hiçe sayacaktır. Örneğin, İsa’nın ikinci kez gelerek insanları yargılayacak olması gibi Hıristiyanlık içinde merkezî öneme sahip olan bir inanç, İslami öğreti tarafından geçersiz ilan edilir. Bu gibi nedenlerden ötürü, ilgili Hıristiyan perspektiften bakıldığında, İslam’ı, doğru dini bozucu olan sapkın bir inanç olarak görmek zor olmaz.

Lewis, Hıristiyanların Museviliğe bakışlarına da değinir. Musevilik, Hıristiyanlığın öncülüdür. Dolayısıyla, tıpkı Müslümanların İslam’ın öncülü olduğuna inandıkları dinlere daha hoşgörüyle baktıkları gibi, Hıristiyanlar da Museviliğe karşı nispeten daha ılımlıdırlar. Örneğin, Musa, İsa’nın öğretisinin temellerini atmıştır. Hıristiyan kutsal kitabının, Tevrat (Eski Ahit) ve İncil’den (Yeni Ahit) oluşuyor olması da bu noktada önemlidir. Buna karşılık, Museviler, dinlerini dinler tarihinin en sonuna yerleştirmedikleri için, Museviliğin ardıllarına karşı aynı derecede tepkili değillerdir. Lewis’in bu tesbitine, Museviliğin nispeten etnik bir anlayışa sahip olması nedeniyle bu gelenek içinde misyonerliğin varolmaması da eklenebilir. (Musevilerin içinde ahiret inancına sahip olan kesimin, cennet ya da cehennemi hak etmeyi kişinin ekseriyetle inançlarına değil fiillerine bağlıyor olmaları da bu noktada önemlidir.)


Üç soru

Müslümanlar pek farkında olmasalar da, İslam dininin de ardılları var. Lewis, bu noktada spesifik olarak Bahaileri ve Ahmedileri zikrediyor ve Müslümanların da bu dinî grupları doğru dini bozucu olan sapkın inançlar olarak gördüklerini belirtiyor. Örnekler arttırılabilir. Ancak sorular değişmiyor:


1.
 Müslümanlar neden (Kuran’daki “hatem en-nebiyyin” ifadesine rağmen) İslam dininin de ardılları olduğunun pek farkında değiller? Hıristiyanların da, Hıristiyanlığın ardılları hakkındaki fikirlerini İncil’den hareketle oluşturuyor oldukları açık değil mi? Acaba Müslümanlar bu konuyu bir parça düşünseler, Hıristiyanların İslam’a yönelik algılarının nasıl şekillendiğini artık fark etmeye başlayabilirler mi?


2.
 İnsanların, varlığın bilinçli bir yaratıcı tarafından yaratılıp yaratılmadığı konusuna kafa yormalarını beklemek anlaşılabilir bir durum. En azından, hâkim İbrahimî kültür, bunu anlaşılır (ve hatta doğal) bulmamızı kolaylaştırıyor. Ancak İbrahimî dinler, buna ek olarak, insanlara, Tanrı’nın kendilerine tam olarak kimleri elçi olarak gönderip, kimleri göndermediğini ayrıştırmak gibi bir sorumluluk da yüklüyor. İnsanları, sübjektif şartlarda ve korku etkisi altında şekillenmemesi mümkün olmayan böylesine ağır bir karar alma süreci altına sokmanın işlevi (ve hatta belki de etik temeli) nedir? Bir elçiyi elçi kılan en temel özellik, (kelimenin tanımı gereği) kimin elçisi olduğunun aşikâr olması değil midir? Peki, İbrahimî dinlerde, elçinin getirdiği mesaj kadar, elçiliğinin gerçekliğinin gönderildiği insanlarca takdir edilip edilmeyeceği konusunun da merkezde olması neden?


3.
 Bu konularda aslında hiç kimsenin hiçbir şey bilmiyor olması mümkün mü? Gerek kesin inanç sahipleri, gerekse ateistler arasında yaygın olan kendinden emin tavırlar, bilmediğini bilmiyor olmanın bir sonucu olabilir mi?



[email protected]

twitter.com/derinsular

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • veli
    veli
    7.02.2013 13:29

    " Bu konularda aslında hiç kimsenin hiçbir şey bilmiyor olması mümkün mü?" tabi ki kimse hiçbir şey bilmiyor. Yalnız bu iddia zaten inanç sahiplerine ait olduğu için iddiayı ispatlamak onlara düşer. Onlar da ispatlamışlardır aslında. Her biri kendine geleni doğru, öncekileri bozulmuş, sonrakileri de sapkın kabul eder sorun çözülür. Ateistlerin konuyla bir alakası olduğunu sanmıyorum.