Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Hz. Muhammed’den sonraki elçiler (2)

  • 10.02.2013 00:00

 Musa, kavmini Mısır’dan çıkarırken Kızıldeniz’i ikiye ayırdı ve ardından Tur Dağı’nda Tanrı’dan 10 Emir’i aldı. İsa, ölüleri diriltti; körleri, sağırları, cüzamlıları iyileştirdi. Hz. Muhammed, Ay’ı ikiye böldü, gökyüzüne yükselerek Allah ile görüştü. Ya da, en azından, bu üç tarihî figür etrafında oluşan anlatılar, böyle şeylerin yaşandığını söylüyor...

Bu anlatıların gerçeklikle ilişkileri sorgulanabilir. Ancak, aslında hiçbiri yaşanmamış dahi olsa, ilgili anlatılar önemlerini yitirmez. Zira, bugün itibariyle dünya nüfusunun takriben yarısına karşılık gelen Hıristiyan ve Müslüman toplumların kültürlerinde, bu insanlara atfedilen olağanüstülüklerin derin izleri vardır. Çünkü, onları diğer kanaat önderlerinden ayıran ve mesajlarının ilahi (ve dolayısıyla da tartışılmaz) olduğu konusunda insanları ikna eden, bu gibi olağanüstülüklerdir.


Doğaüstüne atıfta bulunan anlatılar, İbrahimî dinler için özellikle vazgeçilmezdir
. Şöyle ki, İbrahimî teolojinin merkezinde, kâinatı bilinçli bir varlığın yarattığı, bu varlığın bazı insanları aracı kılarak diğer insanlarla irtibat kurduğu ve ilgili aracılara tabi olanların ölüm sonrasında büyük mükâfatlar görecekleri, olmayanların ise şiddetle cezalandırılacakları yönünde bir dizi inanış yer alır. Tanrı’nın insanlarla bu şekilde iletişim kuruyor olduğu (ya da olabileceği) düşüncesi, elçilik iddiasında bulunan insanlardan bu iddialarını destekleyici kimi deliller talep etmeyi olağanlaştırır. Zira, her şeye gücü yeten bir varlık adına konuşmakta olduğunu söyleyen bir insan ile (böyle bir iddiada bulunan ya da bulunmayan) diğerlerini ayırt etmenin başka bir yolu yok gibidir. Dolayısıyla da, İbrahimî teoloji, yapısı gereği, insanlar nazarındaki geçerliliğini sürdürebilme adına bu türden mucizelere muhtaçtır.

Bu noktada, ilgili mucizelerin gerçekten yaşanmamış olmaları durumunda dahi bir şekilde üretilmek zorunda oldukları, aksi takdirde İbrahimî dinlerin zaman içinde anlamlarını önemli ölçüde yitirecekleri de söylenebilir. Bir başka deyişle, İbrahimî dinler, uzun ömürlü olmalarını, (tamamen olmasa da, önemli ölçüde) elçilerin mucizelerinin ya gerçekten yaşanmış olmalarına, ya zaman içinde sözlü kültür içinde ortaya çıkmalarına, ya da ihtiyaç üzerine bir noktada kurgulanmalarına borçludur.


Aynı gelenek, farklı elçiler

Kendisini dinler tarihinin sonuna yerleştiren Hıristiyanlık, İsa’nın ikinci kez gelişiyle birlikte nihai yargılamanın gerçekleşeceğini ve dünyanın son bulacağını iddia etmişti. İsa’dan takriben altı asır sonra, kendisini İbrahim-Musa-İsa çizgisinin sonuna yerleştiren yeni bir peygamber zuhur ettiğinde, Hıristiyanlar (en azından o dönem itibariyle) farklı bir eskatelojiye sahip olduklarından, bu gelişmeyi bir sapkınlık olarak gördüler. Bu, aslında tarihin tekerrürlerinden biriydi. Zira, Musevilerin de Hıristiyanlığı algılayış şekilleri aynı olmuştu. Zamanı geldiğinde, Müslümanlar da, İslam-sonrası elçileri, doğru dini bozan kimseler olarak gördüler.

Bu, İbrahimî dinlere özgü olan bir diğer özelliktir. Şöyle ki, İbrahimî gelenekte, bir elçi (ya da Hıristiyanlık özelinde, insan-Tanrı), sadece doğaüstü bir güce atıfta bulunmakla kalmaz. Aynı zamanda, kendisini bu güce dair mevcut gelenek ile de irtibatlandırır ve insanlarca bozulmuş olduğunu iddia ettiği eski dini düzelten yeni bir akım ortaya çıkarır. Bunu yaparken, hâkim geleneğe aykırı olan argüman ve uygulamaları ise, (ekseriyetle) eski dinin bozulmuş olması ile açıklar. İsa ile Musevilik arasındaki ilişki böyledir. İslam peygamberi ile İslam’ın öncülü olan iki İbrahimî din arasındaki ilişki de aynıdır.

İslam-sonrası elçiler de aynı tavrı sergilerler. Bahaullah, Allah’ın yeni bir elçisi olma iddiasını, Şii inancının 12 İmam anlayışına getirdiği yeni bir yoruma dayandırır ki bu, (soyut manada) İslam Peygamberinin Hıristiyanlığa yeni bir yorum getirmesinden çok farklı değildir. Mirza Gulâm Ahmed’in peygamberlik iddiası, mesih olma iddiasıyla iç içe geçen, dolayısıyla yine İslami gelenek içinden anlamlandırılan bir iddiadır. Reşad Halife’nin peygamberlik iddiası, Kuran’daki nebi ve rasulkavramları arasında yapılan bir ayrıştırmaya, yani yine İslam kaynaklı bir gerekçelendirmeye dayanır.

Her üçüne dair anlatılarda da, kimi işaret ve mucizeler ön plandadır.



[email protected]

twitter.com/derinsular

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Yorumlar (1)

  • erhan
    erhan
    17.02.2013 01:14

    "Bu anlatıların gerçeklikle ilişkileri sorgulanabilir. Ancak, aslında hiçbiri yaşanmamış dahi olsa, ilgili anlatılar önemlerini yitirmez." demiş Sn Kaya. Bir sosyolog için dinlerin anlattığı hikayelerin doğru olup olmamaları önemli değildir orada olmaları yeterlidir. Peki ya gerçeği arayan için de durum böyle midir? Ya da insanlık tarihindeki din kaynaklı savaşları ve telef olan hayatları düşünen birisi olaya bu denli soğuk kanlı yaklaşabilir mi?