Serdar KAYA
Serdar KAYA

Gazete: Serbestiyet.com

Madencileri kim öldürdü?

  • 16.05.2014 00:00

 13 Mayıs 2014 tarihinde Manisa’nın Soma ilçesindeki maden ocağında bir facia yaşandı. Bu facianın hemen ardından iki belirgin tavır ortaya çıktı:

Tavır 1:
Kazalar, hayatımızın bir parçası. Her ne kadar istemesek de kazalar oluyor ve neticede insanlar büyük trajediler yaşıyorlar. Bu trajedileri bir millet olarak göğüslememiz ve siyasi malzeme aracı haline getirmememiz gerekli.

Tavır 2:
Kazalar her ne kadar hayatın bir parçası olsa da, Türkiye’de, başka yerlerde olduğundan çok daha fazla can alıyor. Çünkü, yetkililer, gerekli önlemlerin alınmasını temin edecek yasal düzenlemeleri gerçekleştirmiyor, hatta zaman zaman usülsüz özelleştirmelerle insan hayatını tehlikeye atıyorlar.

Soma’da gerçekleşen kaza çerçevesinde düşünecek olursak, ikinci argümanın Türkiye’de insan hayatının değersizliğine yaptığı vurgu elbette daha önemli. Ancak, şu da doğru ki, bu iki argüman birbirini dışlamıyor. Yani, bu iki argümanı tek bir paragrafta tutarlı bir şekilde bir araya getirebilmek pekâlâ mümkün. O halde, anlaşmazlığın neden(ler)i ne olabilir?

Yüksek sesle düşünme egzersizleri

(1) “Başbakan katildir” deniyor ve başbakanın gerekli önlemleri alması durumunda böyle bir facianın yaşanmayacağı söyleniyor. Böyle bir tavır, ülkenin azımsanamayacak bir kesiminde ciddi bir savunma refleksi oluşturuyor olabilir mi? Başbakan katildirdemek ile, Madencilerin ölümünde başbakanın ve daha spesifik olarak da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı’nın da sorumluluğu vardır demek arasında önemli bir fark yok mu? İkincisine pek çok AKP’li de hak verecek iken, birincisi doğrudan bir siyasi slogan olarak algılanıyor ve ona göre karşılık görüyor olabilir mi? Başbakan eline bir makineli tüfek alıp madencilere ateş açmış gibi konuşmamak daha doğru olmaz mı?

(2) “Trafo patladı; madende kaza olmadı” deniyor. Bu iddia doğru bile olsa, acaba konu gerçekten de bu denli kolayca kenara konabilecek kadar basit mi? Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın (TEPAV) hazırladığı Temmuz 2010 tarihli birdeğerlendirme notunda sunulan ABD, Çin ve Birleşmiş Milletler datalarına göre, 50 milyon ton taş kömürü çıkarabilmek için ABD’de 1 (bir), Çin’de 6,35 (altı), Türkiye’de ise 361 kişi ölüyor. Bu bilgi, 2008 yılına ait. Rapordaki data, önceki sekiz yılı da içeriyor. Bu dokuz yıl müddetince, ABD’deki ölümler hep aynı seviyede kalmış. Çin’deki ölüm oranları ise, ciddi bir azalış göstererek takriben dokuz yıl öncesinin üçte birine kadar inmiş. Türkiye’de ise herhangi bir iyileşme yok ve ölümler sürüyor. Bu tablo karşısında, “Madende kaza olmadı” diyerek konuyu geçiştirebilir miyiz? Kaldı ki, sebebin trafo patlaması olması, ortaya çıkan sonucun bir maden kazası olduğu gerçeğini değiştirir mi? Ortada böyle bir risk var ise, buna dair düzenlemelerin ve teftişlerin de yapılması gerekmez mi?

(3) “Katil kapitalizm!” deniyor. Böyle facialar daha ziyade kapitalist ülkelerde mi yaşanıyor? Ya da, sosyalist ülkelerde işçi ölümleri çok daha düşük seviyelerde mi? İşçi ölümlerini açıklayabileceğimiz başlıca faktör gerçekten de bu mu? Ya da, bu kategorizasyon baştan doğru mu? ABD’deki çok düşük ölüm rakamlarının da ima ettiği gibi, gerçek ayrım, “İnsan hayatına değer verilen ve verilmeyen ülkeler” şeklinde olamaz mı? Ya da, “Yaşanan gelişmelerden dersler alınan (ve alınmayan) ülkeler”, ya da “Alınan derslerin sistemli olarak güvenlik kurallarına yansıdığı (ve yansımadığı) ülkeler” şeklinde yapılacak kategorizasyonlardan hareket etmek daha doğru olmaz mı? “Katil kapitalizm!” demek, “Katil Başbakan!” demeye benzemiyor mu? Bu şekilde konuşmak, slogan seviyesinde düşünmenin bir göstergesi değil mi? (Bu konuda, ayrıca bkz.: İki sene önce Taraf‘ta yazdığım üç yazı)

(4) Özel harekat polisleri asfalt üzerindeki bir vatandaşı coplamaktayken, Başbakanlıkta çalışan bir müşavirin bu polislere katılarak ilgili vatandaşı tekmeleyebilmiş olması da, asıl sorunun kapitalizm değil, demokrasi yoksunluğu olduğunu ima etmiyor mu? Peki, bu demokrasi yoksunluğunun sorumlusu sadece AKP mi? Yani, bizler günlük hayatta birbirlerine karşı gerekli nezaketi göstermekte kusur etmeyen insanlar iken, yöneticilerimiz mi kaba saba? Ya da, bu gibi çiğ tavırlar, sadece başbakanlığa, bakanlık binalarına ve Meclis koridorlarına mı özgü? Herhangi bir yere alt tarafı bir belediye başkanı ya da emniyet müdürü gelecek olduğunda ortalık korumalardan, eli telsizli adamlardan geçilmiyor ise, öyle bir yerde demokrasiden, eşitlikten söz edilebilir mi?

(5) 2009 yılının Eylül ayında Diyarbakır Lice’de koyunlarını otlatmakta olan 14 yaşındaki Ceylan Önkol’un bedeni havan mermisiyle parçalanmıştı. O günlerde AKP düşmanı olmak, pek çok kişi için, TSK’yı mümkün mertebe savunmaya çalışmak anlamına da geliyordu. Bu nedenle pek çok arkadaşım, Ceylan Önkol’un ölümünü “Kazadır; olur böyle şeyler” diye geçiştirmeye çalışmıştı. Zaten çoğu için 1930′larda Dersim’de öldürülen çocukların ya da 1990′larda güneydoğuda yok olup giden nice diğerlerinin hayatının zerre önemi yoktu. (Roboski özelinde, bazı AKP’liler için de benzeri şeyler söylenebilir.) Bu arkadaşlarım daha sonra Gezici oldular. Geçtiğimiz günlerde Berkin Elvan öldüğünde ise, sosyal medyadan üzüntülerini bildirdiler, eylemlere katıldılar, başkalarını da bu konuda duyarlı olmaya davet ettiler. Şimdi de madencilere üzülüyorlar… Bütün Geziciler onlar gibi değildir elbette. Ama ölümlerin bu denli seçici algılandığı ve derhal siyasi araca dönüştüğü bir ülkede, kitleleri harekete geçiren tek saikin insan hayatına duydukları saygı olduğunu düşünebilir miyiz?

(6) Üstü başı kömür tozuna bulanmış olan ve konduğu sedyeyi kirletmekten çekinenmalum işçiyi gerçekten de çok mu seviyoruz? O adamcağızın hayatı bizim için gerçekten de çok mu önemli? Mesela, o madende o da ölmüş olsaydı, biraz daha mı çok üzülecektik? O adamı (ya da onun gibi diğerlerini) bugün biraz daha başka sebeplerle “seviyor” olabilir miyiz? Peki ya bugün çok sevdiğimiz bu adamları dün bir AKP mitingindeki kalabalığın içinde oldukları zaman da yine seviyor muyduk? “Dengeli beslenemediği için boyu kısa kalmış”, “gazete okumayan”, “internet nedir bilmeyen” bu insanlar, ne oldu da birdenbire sevgilimiz oluverdiler?

(7) Acaba ilgili kimseler gerçekten de bedava makarna için mi AKP’ye oy veriyor? Yoksa onları aslında nasıl algıladığınızın gayet iyi farkındalar mı? Acaba aslında pek de AKP’li değil iken onları çok seven sizlerin bazı tavırları nedeniyle giderek kendilerini daha da AKP’li hissetmiş olabilirler mi?

(8) Bazı kömür işçileri, ekonomik sınıf bilinci kazanmadıkları için değil, gayet güçlü bir sosyal sınıf bilincine sahip oldukları için AKP’ye oy veriyor olabilirler mi?

(9) Sadece siyaseten yararlı oldukları durumlarda sevdiğimiz madencileri biraz da biz öldürmüş ve öldürüyor olabilir miyiz?

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.