Öğrencilik Yıllarım

  • 21.07.2012 00:00

 1957 yılında köyümüze ilkokul açıldı ve biz ilk öğrencileriydik. Ben sekiz yaşında başladım okula. Okulumuza ilk atanan öğretmen bir yıl sonra öldü. Hüseyin Can adında yeni öğretmenimiz atandı. Köylüler ona “Çerkez Öğretmen” derlerdi. Babamla arası oldukça iyi idi. Babam aslında okuma yazma bilmezdi ama aydın insanlarla olmaya özen gösterirdi. Onlarla olmaktan gurur duyardı. 1962 yılında mezun olunca ilkokul bitmiş oldu. Köyden o yıl, Savaştepe Öğretmen Okulu sınavlarına beş öğrenci girdik. Sınavı bir kişi kazandı. Ben ise kazanamayanlar arasında idim. Ama babam beni okutmakta kararlı idi. Yoksa ben de onun gibi yoksulluk çekecektim. O yıl beni Gönen Ortaokulu’na kayıt ettirdi. Yukarıda da belirttiğim gibi o yıllarda köyden şehre, okula gidip gelmek olanaksızdı. Bu nedenle Gönen’de yaşlı bir kadın olan akrabamızın yanında üç yıl kaldım. Okulu böylece bitirdim. Burada, bana göre önemli saydığım bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim. Köyün yolları kaldırım taşı ile yapılmaya çalışıldığı bir sırada kum gerekti. Çünkü taşların araları ve altları kum ile doldurulmazsa iyi olmazdı. Babamın dostlarından, komşu köy Osmanpazar’dan, birinin traktörü ile kum taşınıyordu. Traktörün sahibi Mehmet ağabey beni traktörü kullanmaya çağırdı. Ben de hayatımda ne traktör ne de başka bir araç kullanmamıştım. Hiç bir bilgim olmadan, onların ısrarı üzerine traktörü kullanmaya başladım. Römorkta da altı yedi tane küçük çocuk vardı. Hep birlikte kum almaya gidiyorduk. Birden nasıl olduğunu anlayamadan, yamaç bir yerde traktör sol yana doğru kaymaya başladı. Az bir zaman sonra da sola doğru devrildi. Traktörün ve römorkun tekerlekleri havada kaldı ve traktör hala çalışıyordu. İnanabiliyor musunuz? O korkunç kazada kimseye bir şey olmadı. Çocuklar kayma esnasında yere atlamışlar, traktör sahibi benim yanımda çamurluğun üzerinde oturuyordu. Sadece onun ayağına sinyal lambasının çivisi batmıştı. Bana gelince, hala şaşkın vaziyetteyim, hiçbir şey olmamıştı bana. Yetişen köylüler, traktörü yan yatırarak sıkışmış olduğum çamurlukla direksiyon arasından çekip aldılar. Ama çok korkmuştum. Esas benim korkum babamdan idi. Duyduğunda kim bilir bana neler söyleyip, azarlayacaktı. İşte bu düşünceler içinde eve gittim. Zavallı anneciğim, çok üzülmesine karşın bana hiçbir kötü söz söylememişti. Babam da akşam eve geldi, olayı öğrenmişti. Çok korkmuş ve üzülmüştü ama o da annem gibi beni azarlamamıştı, zira benim korkum bana yetip artmıştı. Sevgili babacığım benim, nur içinde yatsın. Düşünsenize o günden sonra ben hiç traktör kullanmadım, hala da öyle.

 

Tekrar ortaokula başladığım yıla dönecek olursak, bu okul parasız yatılı olmadığı için, evin bütçesine ek giderler eklendi. Çözüm için babam, yukarıda da belirttiğim gibi hayvan ticareti ile uğraşmaya başladı. Sonra babamın bu ticaret hayatı ölümüne kadar devam etti. Bu arada ticaretle uğraştığı için emekli bile oldu.

 

Ortaokul bitince Balıkesir’de, o zamanki adı Sanat Enstitüsü olan, şimdiki adı Endüstri Meslek Lisesi’ne, babam, bir dostunun tavsiyesi ile beni kayıt ettirdi. Zira ne ben ne de babam, böyle bir okulun varlığından haberdar değildik. İçine kapalı yaşayan bir köy işte. Gönen’de Ortaokul’dan başka üst okul yoktu. Sanat Enstitüsü’nde torna-tesviye bölümüne yazıldım. Üç yıl okuduktan sonra o da bitti. Ancak o yıllar bende unutulmaz anılarla doludur. İki buçuk yıl özel bir yurtta kaldım. Yarı öğrenim yılı da bir arkadaşla bir evde kaldık. Gönen’den hemşerimdi. Onunla hiç iyi zamanım geçmedi. Nedenini o zaman anlayamadığım tavırlar takınmıştı. Hatta bir ara beni bıçaklamaya bile kalkışmıştı. Merak edilebilir belki, o arkadaşın olumsuz tavırlarının nedeni bana göre önemli olaylar değildi. Örnek, ben düzenli yaşamayı severdim, o ise dağınık. Benim okuldaki bölümümle kendi bölümünü kıyaslar hep üstün olduğunu bana imalı bir şekilde söylerdi. Daha sonraki yıllarda karşılaştığımızda, sanki özür diler gibi halleri oldu ama ben hiç ona yakınlık duyamadım.

 

Öğrencilik yıllarımda, bütün Anadolu’da olduğu gibi yaz tatillerinde köye gelir, evin ekonomisine katkıda bulunurdum. Hayvan bakımı ve çiftçilik gibi. O dönem çok güçlü bir çift öküzümüz vardı. Şimdiki gibi traktör nerede? Kimsede yok. Yukarıda yazdığım, o komşu köyden kum çekmek için gelen traktörden başka. Kız kardeşim Müyesser ve ben çift sürmeye giderdik. O, hayvanların önünde bata çıka yürürdü, çünkü o daha küçüktü, ben ise hayvanların ardında... Pullukla çeşitli ürünler ekerdik. Bu arada babam, köy köy dolaşarak hayvan ticareti ile uğraşırdı. Annem; ev işleri ile uğraşır, zaman zaman da kardeşimle bana yardıma gelirdi. Daha sonraları babamın eline daha iyi para geçmeye başlayınca, bize yaptırdığı işleri, işçi çalıştırarak yaptırmaya başladı.

           

Geçliğimin ilk Dönemleri

 

Bu arada delikanlılık çağına da gelmiş oldum. Çocukluk aşklarım oldu. Onlardan hala hatırladıklarım var. Bazıları benden büyüktü, benimle dalga geçmişlerdi. Bazılarına çok tutulduğum halde, onlar bana ilgi duymamışlardı. Bir tanesine ise çok bağlandım, ta ki o evlenene kadar. Sonra bizim akrabalarımızdan kendinden küçük biri ile evlendi. Söz aşklardan açılmışken, bir tane daha var ki onu da anlatmam lazım. Köyün öğretmeni, bir genç kız. Bizim eve sık sık gelirdi. Çeşitli konularda tartışırdık. Genellikle de sevda konularında. Sonradan kızcağız bana açıkça söyledi. Meğer beni beğeniyor ve âşıkmış. Oysa ben onu sadece, arkadaş ve köyün öğretmeni bir aydın olarak görüyordum. İlgimi çekmek için çok hareketler yapmıştı, ama olmadı mı olmuyor işte. Neyse bu ilk gençlik yıllarımı burada noktalayalım. Bu aşk konularına daha sonraki anılarımda tekrar döneceğim.

 

Yukarıda, Sanat Enstitüsü döneminde anlatmam gereken bir anımı unutmuşum. Sonradan hatırladım. Onu da bu araya alayım izninizle. Birinci sınıftan ikinci sınıfa geçtiğimizde, Haziran ve Eylül dönemi olmak üzere birer aylık stajlarımız vardı. Öğrenciler bunu okulda yapabilecekleri gibi, anlaştıkları bir fabrikada ücretli olarak da yapabilme olanağı vardı. Ben ikincisini seçtim. Çanakkale-Çan’da Seramik Fabrikaları’nda, babamın bir tanıdığı kanalı ile staj yapma imkânı bulmuştum, hem de ücretli. Okuldan da iki dönem o fabrikada stajımı yapabileceğime dair yazılı belge de vermişlerdi. Haziran dönemi stajımı, yedi sekiz arkadaşla birlikte sorunsuz yaptık. Benim hayatta ilk para kazandığım o staj dönemidir, 450 lira. Eylül dönemi geldiğinde ben yine fabrikaya gittim. Ama sadece ben vardım, öbür arkadaşlar görünürde yoktu. Dönemin bitimine iki gün varken idareden bana okula dönmemi söylediler. Paramı alıp apar topar okula döndüm. Okul müdürü bana, Eylül dönemi stajının kaldırıldığını, dolayısı ile iki gün daha okula gitmez isem sınıfta devamsızlıktan kalacağımı söyledi. Elimdeki yazılı belgeyi gösterdimse de kar etmedi. O yıl hiç devamsızlık yapmadan sınıfı geçmek zorunda kaldım. Bu benim çok gücüme gitmişti. Okul yönetimi kendi verdiği kararı uygulamamış, aldığı yeni kararı da bana bildirmemişti. Bu olay 1966-1967 öğrenim yılı sonunda olmuştu. Böylece öğrenim hayatım, 1968 yılında mezun olduktan sonra son buldu. O zamanlar sanat enstitülerinden üniversiteye girmek yoktu. Sadece, tekniker okulları ve yüksek tekniker okullarına gidilebilir, bir de Ankara’da Gazi Eğitim Enstitüsü, sanat enstitülerinden öğretmen yetiştirmek için öğrenci alırdı. 1968’den bir iki yıl önce, boykot yaptıkları gerekçesi ile tekniker okulları kapatıldı. Böylece kala kala bir Gazi Eğitim kalmıştı. O da bütün Türkiye’den çok az bir öğrenci aldığı için, sınavlarına girmedim.

 

Eğitimden söz açılmışken Kuran öğrenmeyi unutmak olmaz. Çok küçük yaşlardayken, her aile gibi, köyde beni de köyün imamına Kuran öğrenmeye gönderdi ailem. Köyün tüm çocukları gönderilirdi. Daha köye ilkokul açılmamıştı. Öyle ya, dini bütün müslüman olmamız lazımdı. Babamın ve annemin o dönem tek isteği, o eğitimi almam idi. Kendileri o eğitimi dahi alamamışlardı. Düşünsenize, babam 1921 doğumlu, annem 1924, en buhranlı dönem. 1957’de köye ilkokul açılınca, o kurslar uzunca bir süre açılmadı. Öyle şartlandırılırdık ki abdestsiz namaz kıldığımızı, namaz kılarken arada çıkıp tuvaletimizi yaptığımızı hatırlarım. Yeter ki namaz aksamasın. Böylelikle bu “önemli” eğitim konusunu da anmış oldum.

 

“Esas Konu” Başlıyor

 

İşte şimdi esas konu başlıyor. O günkü düşüncem, artık para kazanmak ve iyi yaşamak, köy yaşamından daha farklı, modern yaşamak, şehirli olmaktı. İstediklerim bunlardı. Zira öğretmen okuluna gidenler mezun olarak öğretmen olmuşlar ve para kazanmaya başlamışlardı. Ben ise mezun oldum ama bir memur olamamıştım. Bu nedenle bir maaşım yoktu.

 

Okulu bitirdikten tahminen bir ay sonra, İstanbul’a gittim. Orada köyden komşumuz olan birinin yardımı ile haftada 75 liraya bir dökümcüde iş buldum. Yatma işini ise, yine köylümüzün evinin alt katında bulunan marangoz dükkânının bir bölümünde, yine bizim köyden birkaç kişi beraber kalarak hallediyorduk. İşte bu dönemde, hayatımda önemli değişiklikler olmaya başladı. İlk defa siyasi içerikli dini toplantılara katılmak zorunda kaldım. “Zorunda kaldım” diyorum, çünkü evinde ücretsiz kaldığım kişinin evinde, haftalık olarak Saidi Nursi’nin düşüncelerinin benimsenmesini içeren dini toplantılar yapılırdı. Şunu da daha önce belirtmem lazımdı ama aklıma şimdi geldi; o yıllarda henüz liselerde siyasi eğilimler yoktu. Yine 1969 yılının ilk günlerinde, kendimi hiçbir şeyden habersiz bir olayın içinde buluverdim. Olay şuydu: Evinde kaldığım kişi, beni bir eyleme götüreceğini söyledi. Gideceğimiz yer Cağaloğlu. O gün Milli Türk Talebe Birliği ile Türkiye Milli Talebe Federasyonu arasında bir gerilim varmış. Şimdi o gerilimin ne olduğunu hatırlamıyorum. Pek tabii ki benim yerim, evinde kaldığım kişinin yanı olan MTTB oldu. Ailemizin politik yapısı da sağ bir parti olan Demokrat Parti’den gelmekte idi. Ama çok şükür ki, bu benim hayatımda katıldığım ilk ve son sağ eylem oldu. Yine bu zamanda sağ yayınlar da okudum. Bunlar arasında, Hekimoğlu İsmail’in Minye’li Abdullah’ını, Saidi Nursi’nin Mektubat’ını, hatırladıklarım arasında sayabiliriz.

 

Yine bu yıla denk gelen, köyden öğretmen okuluna gidenlerden biri, anne tarafından akrabamızda olan Ali Aydoğdu’dur. Bana bir gün Akşam Gazetesi’nden Çetin Altan’ın Taş köşesindeki yazısını okudu ve devamlı okumamı önerdi. Ben de ona resimli bir kitap hediye ettim. İyi hatırlamıyorum ama bir İngiliz yazarındı galiba. Kitabın ismi tam olmamakla birlikte şöyle idi: Vietnam’da Komünist Mezalimi. Çoğu yeri fotoğraflarla doldurulmuş bir propaganda kitabı idi. İşte ne olduysa burada oldu, Ali Aydoğdu aşırı dinci, antikomünist oldu, ben ise sola ilk adımımı ondan sonra attım. Onların evinde hep Selda’nın şarkıları dinlenirdi ama ondan sonra hepsi bitti.

 

İstanbul’daki çalışma hayatım pek uzun sürmedi. Sekiz ya da dokuz ay sonra köye döndüm. Çünkü aldığım para kendi giderlerimi karşılamıyordu ki bir de eve para yoluylayım. Yollamam gerekiyordu, yoksa nasıl anlaşılacaktı okuduğumuz. Para yollamazsam babam övünemezdi ki köyde. Ama dedik ya yüreğimize bir ateş düşmüştü bir kere. Farklı bir insan olacaktım, hem de iyi para kazanacaktım. Hep bir çıkış yolu arıyordum. Bu arada çok kitap okumaya başlamıştım. Altın Kitaplar, o aralar çok revaçta idi. O yayınevinin 10’a yakın kitabını okudum tahminen. İki Şehrin Hikâyesi, Girdapta, Diriliş, Vadideki Zambak ve Uyandırılmış Toprak bunlardan bazıları.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.