Tutuklanma

  • 23.08.2012 00:00

 Tutuklama olayına geçmezden evvel 12 Eylül’ün geldiği güne dönmek istiyorum. Herkesin de bildiği gibi 12 Eylül, ülkenin üzerine bir karabasan gibi çöktü. Her şeyi alıp götürdü. İşte o sabah yine işe gitmek için evden çıktım. Otobüs durağına vardığımda her yer ıpıssız idi. Sıkıyönetim ilan edilmiş, sokaklar bomboştu. Askerler devriye geziyor, benim gibi bilmeden gelenleri evlerine geri yolluyorlardı. Sokağa çıkma yasağı uygulanıyordu. Hemen eve döndüm. Eşimle birlikte evde ne kadar legal, illegal yayın varsa yakmaya başladık. O gün akşama kadar kitap yaktık. Sanki faşist Hitler Almanya’sı gibi, faşist 12 Eylül Cuntası kendi ellerimizle bize o güzelim, bin bir emekle hazırlanmış aydınlanma araçlarını yaktırıyordu. Ne acı bir olay! Ama faşistler şunu hep unuttular. Onurlu bir yaşamı seçmiş olan insanlar, hiçbir zaman böyle olumsuzluklara boyun eğmezler. Acıya dayanamadığımız anlık olaylar olur. Ancak insanın ileriye daha hızlı gitmesini sağlar, kamçılar. Yeri ve zamanı geldiğinde toplumsal mücadele ve o güzel ütopyanın gerçekleşmesi için komünistler, ölmeyi de göze alırlar. Bunu gerçekleştirirler de. Bunların örnekleri çoktur. Yine bu 12 Eylül döneminde önemli saydığım bir olay da şu: Tutuklanmazdan önce Ulvi Oğuz bana, pasaportumun hazır olduğunu, Moskova’ya Parti Okulu’na eğitime gönderileceğimi bildirdi. Ancak bu gerçekleşmedi. Çok kısa bir süre sonra TKP’ye karşı o korkunç kâbus gibi operasyon başlatıldı. Partili yaşamda şunu özümsediğimi söyleyebilirim: TESLİM OLMAMAK. Partiyi her şeyin üzerinde tutmak. Çünkü o, emekçi halkın biricik kurtarıcısı, gözbebeğidir. Yukarıda da değindiğim üzere TKP’ye yönelik linç operasyonu Mayıs 1981’de başladı. Bursa, Balıkesir, Zonguldak, Kocaeli, Bolu, Kastamonu, Sakarya illerine yönelik operasyonlar düzenlendi. Daha doğrusu bütün Türkiye’de düzenlendi de, bizim yargılandığımız dava, bu illerdeki yoldaşlardan oluşuyordu. Bandırma’da Ben, Sefa Çavuşoğlu ve Celal Işık Tuncer, 29 Mayıs 1981 Salı günü sabaha karşı, polis tarafından evlerimizden alındık. Polisin, evi bir araması vardı ki tam bir trajikomik olay. 40 günlük yeni doğmuş olan kızımız Görsem’in beşiğini ve üzerini bile aradılar. Ne bulacaklardı ki? Birkaç müzik kasetini aldılar. Zaten yayınların hepsini önceden imha etmiştik. Hiç aklımdan çıkmıyor kendi ellerimizle yok etmiştik. Şimdi o kitapları bulmak mümkün değil.

      

Polis karakolunda tam beş gün, üç arkadaş, sorgusuz sualsiz tutulduk. Nezarette bizim yanımızda bir de deli vardı. Üzeri kir pas içinde ve bitli idi. Bir de işemiş, pisletmişti

yedi metrekare odayı. İşte o beş gün, öyle bir odada geçti. Balıkesir’den gelen bir polis ekibi, üçümüzü bir minibüsle İl Emniyet Müdürlüğü Siyasi Şube’ye götürdü. Daha Emniyet binasına girmeden gözlerimizi bağlayarak binanın dördüncü katına çıkardılar. Her birimizi ayrı ayrı, iki metrekare bile olmayan hücrelere koydular. Tam bir hafta boyunca, bana çeşitli işkence yöntemleri uygulandı. İstedikleri, önlerindeki kâğıtlarda bulunan kişilerin parti üyesi olduğunu onaylamamdı. Açıklıkla ve tüm samimiyetimle söyleyebilirim tam bir hafta ağzımdan tek bir kelime alamadılar. İntihar etmeyi çok düşündüm, karar da verdim. Yoldaşlarımı ve partiyi ele vermektense ölmek daha iyiydi. Bunu içime sindirmiştim. Bu arada tek başıma kaldığım hücreyi değiştirdiler. İki kişilik hücrede yalnız kalan Sabahattin Beyaz’ın yanına yerleştirdiler. Sabahattin, Halkın Kurtuluşu’ndandı. Hayatımı belki de hala ona borçluyum. Beni intihar etmekten o arkadaş vazgeçirdi. Her işkenceden sonra bana moral veren o oldu. Benim Bölge Sekreteri olduğumu bir şekilde öğrenmişti polis. Burası bende saklı kalsın. Bir arkadaş, benim parti adım olan “Yazman” kelimesi ile “Parti Sekreteri”  kelimesini karıştırarak istemeden de olsa benim sekreter olduğumu kabul etti. Parti adımı, daha önceden biliyordu polis. Onu nereden öğrendiğini bilmiyorum, merak da etmedim zaten. Polis, var gücü ile bana yüklendi. İntiharı da orada düşündüm işte.

 

Bu arada babamın geldiğini öğrendim ama görüştürmediler. Sigara içiyordum o zamanlar. Bafra sigarası getirmişti. Olacak şey değildi, oysa ne kadar da karşı çıkardı sigara içmeme. Polis, “Baban geldi” deyip, pencereden bakmama izin verdi. Zavallı babacığım başını öne eğmiş gidiyordu, beni göremedi. Zaten görmesini de istemezdim. Uzun sakallı ve bitkin halde idim. Benim sevgili babacığım, ışıklar içinde uyusun. Yine Emniyet’te iken, eşim, büyük kızım Vildan’ı da yanına alarak beni görmeye geliyor ama görüşmek mümkün olmuyordu. Bir ara karakolun arka bahçesinden on saniye kadar göz göze geldik. Tabii ben Emniyet’in dördüncü katında, onlar yerde. Az kalsın unutuyordum; yukarıda bana moral veren Sabahattin’den bahsetmiştim. Bunun yanında Bursa’dan geçici olarak getirilen Numan Dönmez Hoca’nın da moral açısından çok katkıları olduğunu söylemeliyim.

 

Sonuç olarak, aşağı yukarı 20 gün sonra hepimiz, onların istediği doğrultudaki ifadeleri imzalamak zorunda kaldık ve imzaladık. Şunu da anmadan geçemeyeceğim. Ayşe Ay yoldaşımız, hasta olmasına karşın kahramanca direndi, her türlü işkenceye karşı koymaya çalıştı.

 

Cezaevi Dönemi

 

Emniyet faslı böylece yarı yarıya tamamlandı ve biz Balıkesir’deki Kızpınar askeri birliğine nakledildik. Askeriyeye gidince, o 20 günün ağır bunaltıcı şartları ve işkenceleri sonucu, ilk isteğimiz banyo yapmak oldu. O kâbusu, sanki üzerimizden yıkanarak atmak gibi bir istekti bu. Banyo yapmamıza izin verdiler, gelen yemekler de pek fena sayılmazdı. Zira poliste iken kendi paramızla yiyecek alıyorduk, onun da yarısını polisler yiyordu. Burada abartı yapmıyorum, gerçekten bu, böyle idi. Örnek olarak; köfte istersiniz bir porsiyon, gelen iki küçük köfte, bir kilo kiraz aldırırsınız gelen nerde ise yarım kilo. Ona da sizinle birlikte yine oturup ortak olurlardı. Onun için o koşullarda askeriye, bize cennet gibi geldi. Askere ne çıkarsa bize de o geliyordu. Askeriyede bir hafta kaldıktan sonra, polis bizi oradan alarak adliyeye, yani mahkemeye çıkardı. Hepimiz tutuklanarak Balıkesir Kapalı Cezaevi’ne gönderildik. Cezaevine girince, açık söyleyeyim, sanki özgürlüğüme kavuşmuş gibi sevindim. Ne garip bir durum! Etrafıma baktığımda benim gibi insanlar vardı. Bir aydan beri hep polis ve yine polislerdi. Hakaretler, işkenceler, o güne kadar ömrümde sadece duyduğum, ama başıma ilk kez gelen durumlar son bulmuştu. Cezaevi yaşamı görece iyiydi. Sabah ve akşamüzeri olmak üzere iki defa havalandırma oluyordu. Yemekler çok iyi olmamakla birlikte yenebilir durumda idi. Şu anekdotu da ekleyeyim, bitlenmiştim. Cezaevine girdiğimizin birinci günü öğrendim. Omzumda, atletimin içinden hafif bir kaşıntı geldi. Çıkarıp baktığımda hayatımda ilk biti orada gördüm.

 

Tam tarihini hatırlamıyorum, belli bir süre sonra mahkeme aşaması başladı. Mahkemeler,

Balıkesir 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülüyordu. Arkadaşlarımız, dostlarımız, yakınlarımız, duruşmalar boyunca bizleri yalnız bırakmadı. Onlara sonsuz teşekkürler. Cezaevinde onbeş günde bir ziyaret olur, eşim hiç aksatmadan ziyaretime gelir, temiz çamaşırlar bırakıp evimize dönerdi. Ben cezaevine girince, evin geçimini sağlamak da eşime düşmüştü. Bu nedenle eşim, evleri dolaşarak çamaşır sattı. Bu işi de böylece çözmüş olduk. Bu arada biz de içeride file örerek evin gelirine katkı yapmaya çalıştık. Yapılan fileler, fabrikalarda arkadaşlar kanalı ile satılıyordu. O dönemde arkadaşların maddi yardımları olmasa idi olmazdı. Bir duruşmada savcı, tahliyemizi istedi. Mahkeme heyeti, bu kararı değerlendirmek için bir hafta ara verdi. Bir hafta sonra, İzmir Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan gelen kararla davamız, Gölcük Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne nakledildi. Bizim tahliye işi de böylelikle yattı. Balıkesir Davası, Gölcük-Konca Davası ile birleştirildi. İlk tutuklanmamızdan bu yana sekiz ay geçti. Balıkesir’deki cezaevi hayatımız örgütlülük açısından, kötü olmamakla birlikte iyi de sayılmazdı. Çünkü Gölcük’teki örgütlülüğümüz tam bir mükemmellik örneği idi.

 

Parti burada, tam örgütlü ve dışarıya göre daha rahat çalışıyordu. Gizli bir parti değildik yani. Kendi aramızda büyük ölçüde açık çalışıyorduk. Bu mükemmellik de işte orada bizimle birlikte tutuklu bulunan, yetkin yoldaşlarımızın varlığından kaynaklanıyordu. Partimiz, Konca’da tam örgütlenmişti ve bu cezaevi yaşamı bitinceye kadar aralıksız devam etti. Bu Konca konusunu biraz açmak istiyorum. TKP grubumuz,  tutukluluk boyunca belirttiğim gibi hep örgütlü yaşadı. Parti örgütlenmesini anlatacağım ama ne kadar “açık çalışıyorduk” desem de yine belli gizlilik gerektiren konular oluyordu. Bilebildiklerimi aktaracağım. Bir üst yönetimimiz var, esas işi yürüten planlayan ve tüm sorumlulukları üzerinde toplayan kurum. Zannedersem dört kişiden oluşuyordu. Bu yoldaşlarımız Rahmi Aslan, Abdülkadir Bülent Karataş, Cengiz Ömer Altınok ve Oktay Zor’dan oluşmakta idi. Bu yönetimde, zaman zaman değişiklikler oldu. Yine hatırlayabildiğim kadar, Bülent Karataş yoldaş ile Cengiz Altınok yoldaşlarımız bu üst komitede aralıksız devam ettiler. Ta ki tahliye oluncaya kadar. Bir de bu üst yönetimle koordineli çalışan Komün Yönetimi’miz var. Bunun da yönetimini, Hasan Öztürk yoldaşımızın başkanlığında oluşan komite yapmaktaydı. Yine hatırlayabildiğim kadarı ile (eksik veya yanlış da olabilir) bu komite Hasan Öztürk, Ata Cihan Özarı, Burhan Oto’dan (daha sonra Burhan Oto’nun yerine Selami Akın’dan) oluşuyordu. Tutukevi ile görüşmeleri Ata Cihan Özarı sürdürüyordu. Tutukevindeki yaşamımızın eksiksiz devam ettiğini, bazı açıklamalarla sürdüreyim. Parti çalışmaları, 12 Eylül koşullarına ve tutuklu olmamıza karşın eksiksiz sürdü. Parti yayın organı aralıksız yayınlandı. İçerde iki veya üç günlük gazete yayınlandı. Bunların yanında çeşitli etkinlikler düzenlendi. Bunlara örnek olarak tiyatro, müzik ve dil kursu çalışmalarını sayabiliriz. Her ilin komiteleri, üst komiteye bağlı olarak çalışmalarını aralıksız sürdürdü. Öyle zamanlar oldu ki inanın bazen zaman yetmez oldu. Sabah beşte kalkıp parti çalışmalarına başladığımız zamanları hatırlıyorum. Bugün edindiğim bilgilerin büyük çoğunluğunu ben, o parti çalışmalarında öğrendim. Felsefe sözcüğünü çok duymama karşın, özünü orada öğrendim. Çetin Alpdündar yoldaşımızın bir yakınının getirdiği dünya klasiklerinin büyük bölümünü orada okudum. Önemli konulardan biride Atılım Gazetesi’nin içeride yayınlanması idi. Bunu şöyle anlatayım: Yasak olmasına karşın, yoldaşlarımızın becerileri sayesinde içeriye üç veya dört radyo sokulmuştu. Bir Radyo Ekibi’miz vardı. Bu ekibe Mehmet Aydın başkanlık etmekte idi. Bu ekibin çalışması şöyle anlatılabilir belki: Her gün düzenli olarak yayın yapan TKP’nin Sesi Radyosu’nun sabah-akşam yayın saatlerinde Radyo Ekibi, radyonun başında yerini alır. Grubun başkanının elindeki çubukla değdiği kişi, o an radyodan duyduklarını yazar ve hemen sıradakine değer, o da duyduklarını yazar ve bu böyle devam eder. Sonra yayın bitince, sırası ile bütün yazılar yan yana getirilerek redakte edilir ve metin meydana çıkar. Bu, bence çok ama çok önemli bir buluştu. Sanırım bu yöntemin mucidi bizim yoldaşlardan biri idi ama öğrenmek aklıma gelmedi. Kim buldu ise aklına sağlık. O radyolardan birkaçını Konca’dan ayrılırken duvarın içine gizlemiştik, sanırım hala oradalar. Önemli faaliyetlerimizden biri de, sportif konulardı. Çeşitli yarışmalar düzenlenirdi ve aramızda spor yapmayan yok gibi idi. Konca anılarından biri de Çetin Alpdündar ve Muzaffer Duymaz yoldaşların her yemek öncesi ve sonrası müzik ziyafetleri idi. Çetin’in süper saz çalışına Muzaffer’in o güzel sesi eklenince, harika müzikler çıkardı ortaya. Dinlemesi ise ayrı bir güzellikti. Her şey çok güzeldi ama yine de tutsaktık. Önceleri havalandırmalar uzun bir süreyi alırken, daha sonraları, sabah yarım saat, akşamüzeri yarım saate indirildi. Bir de cezaevi yönetimi, asker gözetiminde “yanaşık düzen eğitimi” yapmamız gerektiğini bildirdi. Cezaevi Müdürü, faşist bir subaydı. Bu, sadece bize değil, tutukevinde bulunan bütün siyasi tutuklulara yönelik bir durumdu. Partimiz bu sıkıntılı durumu da atlatmayı başardı. Şöyle ki: Cezaevi Müdürü olan subayla görüşmelerde, “Biz zaten spor yapıyoruz. Siz çok istiyorsanız, adamınız gelsin, bir kenarda oturup baksın.” görüşü iletilerek kabul ettirildi. Bu olay, belli bir süre sonra daha da gevşedi. Durum normale döndü. Ama öbür gruplar, böyle bir dayatmayı kabul etmeyeceklerini söyleyerek direneceklerini bildirdiler. Ama sonuç korkunç oldu. O gruplar, korkunç işkenceler gördü, o güne kadar sürdürdükleri örgütlü yapılarını kaybettiler. Çünkü işkenceye dayanamayıp hepsi darmadağın oldular. Biz ise çelik gibi ayakta kaldık. Yemek zamanları ayrı, tatlı ve güzel telaş zamanları idi. Bu Konca konusu anlatıp bitecek gibi değil ama burada bitirelim.

 

Şimdi ise mahkeme safhasından bahsedelim. Mahkemeye gidiş ve gelişlerimiz, tam bir şölen havasında devam etti. Mahkemelerdeki tutumumuz ayrı bir şölendi. Orada iş, parti politikalarını savunmaktan tutun da hâkim ve savcılarla dalga geçmeye kadar varıyordu. Bu konuyu bir örnekle tamamlamak istiyorum. Bir duruşma esnasında, yine mahkeme heyetine yönelik bir tavır sergilenmişti. Bu dönemde sıkıyönetim mahkemelerinde bir de (hâkim sınıfından olmayan) asker üye bulunurdu. Bu mahkemede de bir albay üye vardı. Bizim ara sıra sürdürdüğümüz onlara karşı alaycı tutumumuza karşı ayağa kalkarak “Erkekseniz tek tek gelin” deyip çılgına dönmüş, biz de hep birlikte gülerek alaylı tavrımızı sürdürmüştük.

 

Sonuç olarak; 250 kişiye yakın sanığın olduğu davada 120 kişiye yakın insan çeşitli cezalara çarptırıldı. Cezalar, 10 ile 5 yıl arasında değişiyordu. Geri kalanlar beraat etti. Ben gizli TKP üyesi olmaktan 5 yıl hapis ve 2 yıl da Manisa’da sürgün cezası aldım. Mahkeme sonuçlandığında 33 aydır tutuklu idim. Aldığım ceza, şartlı salıverildiğimde 32 ay olması gerekirken 1 ay fazla yatmış oldum. Bu da mahkemenin zamanında bitirilemeyişinden kaynaklandı. 1984 Mart ayında tahliye oldum.

 

Bu cezaevi olayını trajikomik bir olayla noktalayalım. Tam salıverileceğimiz sırada infaz savcısı, incelemesi sonucu “Asker kaçağısın demez mi?” Savcıya ne dedimse anlatamadım. Tam bir Aziz Nesin’lik olay. “Ben askerliğimi yaptım, nüfus cüzdanımda yazıyor” dedimse de olmadı. “Neden yoklamanı yaptırmadın?” sorusuna, üç yıla yakın bir süredir tutuklu olduğumu söylediysem de kar etmedi. Kendi de biliyor tutuklu olduğumu ama olmadı. Bir gece jandarma nezaretinde, 34 kişi, on metrekare yerde kaldık. Ertesi gün bir uzman, beni İzmit Askerlik Şubesi’ne götürdü. İşlemleri yaptılar ve ben nihayet serbest kalabildim.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.