• 24.12.2019 00:00

 Dünya yeni yıla ve yeni on yıla çivileri her yerden çıkmış bir vaziyette giriyor. Bilinen, anlaşılan ve kabul edilen yapıların, kurumların, söylemlerin en hafifinden sallantıda olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Teknolojinin alacağı yön, siyasetin izleyeceği çizgi, toplumların kendilerini serseme çeviren değişiklikler ve dönüşüm karşısındaki tutumları gelecek on yılda muhtemelen sonraki 30-40 yılın şeklini belirleyecek.


On gün önce gerçekleşen Birleşik Krallık seçimleri bu ülkenin geleceğiyle ilgili çok köklü bir dönüm noktasıydı. Muhafazakâr Partinin, ülkeyi AB’den çıkarma sürecini bir an önce tamamlama sözüyle girdiği seçimlerde bugüne dek İşçi Partisi’nin kalesi diye bilinen seçim bölgelerinden de destek alması, “kızıl duvarı” delmesi başlı başına bir olaydı. İkinci bir referandum yapılsa fikrini değiştireceği varsayılan İngiliz seçmeni tersine ilk referandumdaki kararını perçinledi. Bu kararın demografik olarak yaşlılar tarafından verilmiş olması Brexit aleyhtarı ve İşçi Partisine oy veren genç nesiller açısından bir haksızlık sayılabilir. Ne var ki, onların da kendi gelecekleri açısından sandığa gitmek gibi bir yükümlülükleri vardı. Tıpkı İşçi Partisi liderinin doğru dürüst bir siyaset ve seçim stratejisi üretmek yükümlülüğü olduğu gibi.

2020’lerin sonunda Birleşik Krallığın birleşik kalıp kalmayacağını bilmek bugünden mümkün değil. Gerek Kuzey İrlanda’nın gerekse İskoçya’nın ayrılma iradesinin güçlenmesi ihtimali yüksek. Bu konular zaman içinde açıklığa kavuşacaktır. Ancak asıl dikkat edilmesi gereken İngiliz milliyetçiliğinin kıta Avrupası’ndan kopma kararının bu ülkedeki sınıflar arası bir ortak iradeyle alınmış olmasıdır. İşçi sınıfının Boris Johnson’a verdiği desteğin bir boyutu veya anlamı budur. İskoçya ve Kuzey İrlanda’daki iradenin bunun tam tersi yönde olduğu düşünülünce İngiliz seçkinlerinin ülkelerinin bölünmesini dahi göze alarak bu yola çıktıklarını ve arkalarına bir kitle desteği almayı başardıklarını da teslim etmek zorundayız. Bu kararın yalnızca Birleşik Krallık açısından değil AB’nin geleceği açısından da hayli sarsıntılı sonuçlar getirmesi ihtimali yüksektir.

Her ne kadar Brexit odaklı gelişmeler ve seçimler dünyanın gündeminde gereğinden bile fazla yer almışsa da yılın tümüne ve özellikle sonuna damgasını vuran daha önemli gelişmeler yaşandı. Dünyanın dört bucağında, kimisi demokratik kimisi baskıcı rejimlerle yönetilen ülkelerde toplumlar farklı nedenlerle ancak ortak bazı özellikleri yansıtan şekilde isyan bayrağını çektiler.

Sudan’da rejimin başındakileri deviren ve bir sivil yönetime geçişi başlatan gösterilerden, metro fiyatlarındaki bir artıştan dolayı ülkenin İklim zirvesini yapamaz hale geldiği Şili’ye; Çin Halk Cumhuriyeti yönetiminin her an üzerlerine Kızıl Ordu’yu göndermesi ihtimaline rağmen aylardır direnen, şiddet uygulayan Hong Kong’dan iliklerine kadar çürümüş bir rejimin uygulamalarına on yıl öncekinden daha bile yaygın şekilde isyan edilen İran’a; kendilerini boğan mezhepçilik zincirini kırıp düzgün yönetim talebiyle sokaklara fırlayan Irak ve Lübnan’dan Fransa’da emeklilikle ilgili yeni düzenlemelere karşı çıkanlara ve gene aylardır ordunun her an üzerlerine ateş etmesi ihtimaline karşın sokaklardaki gösterilerin durulmadığı Cezayir’e kadar pek çok yerde isyan havası var. Bunların ortak özelliği lidersiz olmaları. Lidersizlik, şiddete başvurma konusunda hiç de çekimser sayılmayacak devletlere karşı bu hareketlerin zayıf tarafı. Bir noktada liderlik ve programa duyulan ihtiyaç artacak. Aksi halde şiddet, toplumdan yükselen talepleri bastırmakta etkili olur.

Yılın sonuna doğru bunlara dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi Hindistan eklendi. Hindistan’ı sadece Hindulara ait bir ülke haline getirmek isteyen, Başbakan Modi’nin Meclis’ten geçirttiği vatandaşlık yasasında Müslümanlara yönelik ayrımcılığın tüm şeffaflığıyla belirginleşince ortalık karıştı. Yılın ortalarında Keşmir’in özerkliğinin kaldırılmasıyla başlayan gerginlik patlayıverdi. Kolay kolay söneceğe de benzemiyor. Demokratik imkanlara sahip olan ülkelerde de şiddet dışı direniş imkanları sonuna kadar zorlanıyor. İsrail’de Filistinli vatandaşlar geçmişteki seçimlere yüz vermeme, sistemin kurumlarını kendi lehlerine kullanmama tavrından giderek daha fazla vazgeçerek bu ülkenin siyasetinin ana unsurlarından birisi haline geliyorlar. Türkiye’de genel olarak yerel seçim sonuçlarını özel olarak da İstanbul’daki ikinci seçimin sonuçlarını da benzer bir isyanın daha kurallar içinde ve yumuşak bir tezahürü diye görebiliriz.

Bu yaşananların daha da yaygınlaşması ihtimali aslında hayli güçlü. Zira temelde dünyanın büyük bir bölümünde rejimler ve devletler derin bir meşruiyet krizinin pençesinde. Devletler ve yönetici sınıflarla geniş halk kitlesi arasındaki ilişki artan bir güvensizlik perdesiyle çevrili. Demokratik ülkelerdeki popülist patlamaların da temelinde bu gerçek yatıyor. Gelecek yılların anarşizmin bir siyasal düşünce akımı olarak ön plana çıkacağı bir dönem olacağını savunan Pankaj Mishra’nın da tespit ettiği gibi 
“eski tarz siyasi partiler ve hareketler dağılmış haldeler; toplumlar bugün dek görülmedik ölçüde kutuplaşmış durumda; gençler hiçbir zaman bu denli belirsiz bir gelecekle karşılaşmadılar.” Sonuçta toplumlarda bir öfke patlamasıyla sokağa çıkma, devletlerde ise giderek daha baskıcı yöntemlere başvurma eğilimleri güçleniyor.

2020’li yıllara damgasını vuracak bu enerji ve güç çatışması kadar toplumların içindeki faşizan eğilimlerle bunlara karşı çıkanlar arasındaki mücadelenin kimin lehine sonuçlanacağı 30 yıl sonrasında demokratik rejimlerin geleceğini de belirleyecektir.


Musevi okurların Hanuka, Hristiyan okurların Noel bayramlarını kutlarım.