• 12.04.2020 00:00

 Bu akşam dünyanın dört bucağında yaşayan dindar ve dindar olmasalar da gelenekleri sürdürmeyi önemseyen Musevilerin muhtemelen büyük çoğunluğu olağan şartlarda geniş ailenin, akrabaların, yakın dostların bir araya gelerek dualar ve ritüeller eşliğinde yedikleri Seder yemeğiyle birlikte Pesah Bayramı'nı kutlamaya başlıyorlar. İbranilerin köle oldukları Mısır’dan Hazreti Musa’nın önderliğinde çıkarak özgürlüklerine kavuşmalarını kutlayan bu bayramda, masada okunan hikayede Tanrı’nın Mısırlılara reva gördüğü on cezadan ve kaçış sırasındaki mucizelerden bahsedilir, çocukların ağzından sorular sorulur Tanrı’ya şükredilir. Bu yıl çağdaş vebanın etkisiyle diğer dinlerin de sıkıntısını çektikleri bir araya gelememe sorunundan dolayı, bayram duası için havralara gidilemiyor, Seder’ler sanal ortamda gerçekleşiyor ya da çekirdek aile içinde veya tek başına kutlanıyor. Hıristiyan dünyasının Paskalya Bayramı da bu hafta sonu gene kalabalıkların kiliselerde ya da Papalığın önündeki San Pietro meydanında toplanarak kutlayamayacakları şekilde idrak edilecek.

Musevi ve Hıristiyan okurların Pesah ve Paskalya bayramlarını kutlarken uzun yıllar öncesinden bir yazıyı tekrar okurlara sunmak istedim.

Bugün Pesah ya da bizde bilinen adıyla Hamursuz bayramı başladı. Sekiz gün boyunca Musa’nın dininden olanlar mayalı ekmek yemeyecekler. Çok dindarlarsa yılın geri kalan günlerinde kullanılan çanak, çömlek, tabaklar kullanılmayacak. Zaten iki gün önceden evin kıyısında köşesinde ekmek kırıntısı kalmadığı kontrol edilmiştir. Bu akşam da gene dindarlarla, gelenek sürdürmek isteyenler Hazreti Musa’nın önderliğinde, on ağır cezaya çarptırılan Mısır’lıların elinden ve kölelikten kurtulup Musa’nın asasını vurmasıyla ikiye ayrılan Kızıl Deniz’i geçerek kutsal topraklara giden İbrani Kavmi'nin hikâyesini okuyarak, ritüeli ağır Seder yemeği yiyecekler.

Biz de çocukken Seder yapardık. O zamanlar dua kitaplarına henüz Türkçe girmiş değildi. Anlamadığımız İbranice ya da büyüklerin anladığı bizim yalnızca kulak dolgunluğuyla bildiğimiz Ladino dilinden okunanları dinler Ladino Latin alfabesiyle yazıldığından okumaya da katılırdık. Seder sofrasında en çok sevilecek şey tabii ki kölelikteki çamuru sergileyen elma reçeli Harose idi. Marul yaprakları içine hamursuzu, kereviz yaprağını, haroseyi koyup yiyivermek pek keyifli olurdu. Dedem işi uzattıkça uzatır, kitaptaki soruların anlamını ve cevaplarını açıklar biz de açlıktan bayılırdık. Nihayet dualar bittiğinde gecenin gerektirdiği yemekler (balık, mutlaka kuzu, yanında enginar, bakla veya araka -yani bezelyenin izmircesi- ve sonunda kıymalı mina -yani hamursuzla yapılmış börek) yenirdi. Biz arazi olurduk. Dedem yemek sonrası dualarına başlardı.

Ertesi gün Havra'daki, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve o zamanki Cumhurbaşkanı kimse ona hayır dua da edilen, ibadetten sonra bayram ziyareti faslı başlardı. Artık pek rastlanmıyor buna zira bayramlar tatil fırsatları ancak. Gidilecek yerler belliydi ve gittiklerimiz tek tek hayattan ayrıldıkça ziyaret edilen yerlerin sayısı da azalırdı. Tabii ki bayramlıklar giyilir, (abim daha o zamandan ne dikkat ederdi kıyafetine. Bugün gibi hatırlarım kahverengi ekose dar kesimli ceket ve kahverengi pantalon altına, bozuk derili şik kahverengi makosenleriyle ne fiyakalı olduğunu) sıkıcı da olsa babaya refakat edilir, evin hanımı tarafından karşılanılır, belki başka ziyaretçilere de rastlanırdı. Ya "Bon fet" ya "hag sameah" demek icap ederdi, hayırlı bayramlar yani. Kim bilir siz o evdeyken evin erkeği de kendi oğluyla sizin evinizde annenizi ziyaret ediyor olabilirdi. Bu ziyaretlerin en cazip tarafı ikram edilen tatlılardı. Şarope yemekten mide fesatına uğrar, lezzetini ve yapılmasındaki hüneri ancak şimdilerde tam anlamaya başlayabildiğim turunç ve incir reçellerine de takılırdık. Bir de bademli krokan vardı. Ölümcüldü ve her evde bulunmazdı. Oralarda da badem ezmesi yerdik daha doğrusu artık fenalık geldiğinden yer gibi yapardık.

Hamursuzun yemeklerinin kendilerine göre ayrı lezzeti vardı. Annem hamursuzu kaynatıp üzerine rafadan yumurta, zeytin yağı ve rendelenmiş peynir eklerdi inanılmaz bir tad çıkarırdı bundan. Bol pekmezli "bimueloz" da popülerdi ama ben küçükken bile pek sevmezdim.

Evde kurallara uygun yerken zamanla yoldan çıktık. Gelenek güzelliğiyle gönlümüzde kaldı. Biz farklı tadların, kurallara uymamanın cazibesine kapılıp kuralları pek tınmaz olduk. Sekülerleşme diyorlar buna.

Ne kadar yoldan çıkmış olsam da o bayramların tadı (tıpkı başta Hüsnü Baba ile Nafiye hanım teyzemin, Sıdıka Hanım teyzemin ve diğer komşu ve tanıdıkların ellerini öpmeye gittiğimiz Şeker ya da Kurban bayramları gibi) içimden atılabilecek, gönlümden silinebilecek gibi değil. Daha durağån, daha sıkıcı bir İzmir’de ve Türkiye’de yaşıyorduk gerçi ama bir o kadar da sıcak ve gönül zenginiydi herkes ve şehrin kendisi. Geçmiş güzellikler geçmişe ait gerçi ama ruhumuzu da onlar sıcak ve aydınlık tutuyor.