Misak-ı Milli ve adalar sorunu

  • 21.08.2020 00:00

  Doğu Akdeniz’de ve Ege’de yaşamakta olduğumuz sıkıntıların sorumlusu Lozan Antlaşması ve İkinci Dünya Savaşı’nda Oniki Adaları almamış olmamız mıdır? 

Cumhurbaşkanı Erdoğan CHP’yi eleştirirken, “Misak-i Millî sınırlarına sahip çıkılmamasıyla, adalar meselesinde ürkek davranılmasıyla çok büyük maliyetler ödendi” diye konuştu. 

Şunu da söyledi:

“Güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının da dışında bırakıldık. Aynı şekilde Ege ve Akdeniz’de yüzleştiğimiz kronik sorunların temelinde bu dönemde yapılan yanlış hamleler bulunuyor.” 

Elbette Kıbrıs ve Oniki Adalar bizde olsaydı durum farklı olurdu ama tarihteki bu kayıpların sorumlusu Lozan mı? 

KIBRIS’IN KAYBI 

Evvela “güneyimizdeki zengin enerji kaynaklarının dışında” kalmamızın en önemli sebebi, 1 Temmuz 1878’de Kıbrıs’ın fiilen İngiltere’ye verilmesidir. 

Plevne’yi aşan Rus ordusu İstanbul’un Yeşilköy banliyösüne kadar gelmişti. Başkumandan Grdandük Nikola, 18 Şubat 1878’de Çar’a şu telgrafı çekiyordu: 

“Uzakta Ayasofya’nın minareleri görünüyor. Bizi durduracak hiçbir kuvvet yok. İstanbul’a girmek için müsaadenizi bekliyorum.”

135 bin kişilik Rus ordusu, ancak İngiltere ve Almanya’nın müdahalesiyle durdurulabilirdi. Bunun bedellerinden biri, diplomasi kabiliyeti tartışmasız olan Abdülhamid’in mecburen Kıbrıs’ın “kullanımını” İngiltere’ye vermesiydi! 

Bunun sorumluluğu yarım asır sonraki Lozan’a yüklenebilir mi?              

Asıl sorgulanması gereken; Osmanlı’nın bilim ve sanayi devrimlerini kaçırmış olmasıdır. 

Bu çöküşün son noktası, Birinci Dünya Savaşı sonunda İstanbul’un işgali ve Yunan ordusunun da Sakarya nehrine kadar ilerlemesidir. 

MİSAK-I MİLLİ 

Artık vatansever nesillerde imparatorluk fikri çökmüş, “milli devlet” (ulus devlet) düşüncesi doğmuştur. 17 Şubat 1920 Salı günü Osmanlı Mebusan Meclisi’nin kabul edildiği “Misak-ı Milli”, bizim siyasi kutsallarımızdan biridir, bir ulus devlet belgesidir. 

Oniki Adalar'ı 1911'de, Ege Adalarını 1912'de kaybettik. Misak-ı Milli ise 30 Ekim 1918'de elimizde olan toprakları içerir. Bu sebeple: 

Misak-ı Milli’de, Oniki Adalar yoktur! 

Balkan harbinde bir Averof zırhlısı karşısında nasıl zaafa düştüğümüzü bilen o nesiller, adalardaki nüfus durumunu da biliyorlardı. 

Misak-ı Milli’de bulunmadığı halde, Lozan’da Meis adasını ve Oniki Adalardan altı tanesini almak istedik, alamadık. 

Yunan’ı denize döken Türk ordusunun elinde çıkarma gemileri mi vardı? 

İzmir limanında da İngiliz, Fransız, İtalyan harp gemileri bekliyordu.
 
Batum ayrı mesele. Lozan’da iki hedef eksik kaldı: Batı Trakya’da plebisit yaptıramadık, Kuzey Irak’ı alamadık. 

Bunları gerçekleştirmeye kalkmak, bize Trakya’yı kaybettirirdi; Anadolu’dan çekilen Yunanistan, Batı Trakya’da tüm Trakya’yı işgal edebilecek kuvvet yığınağı yapmıştı! 

1943’te Hitler’in ikram ettiği 12 Adaları almak da Türkiye’yi İkinci Dünya Harbi’nin içine atmak olurdu. 

GÜÇLÜ VE ZAYIF YÖNLERİMİZ 

Kaldı ki, bugün mevcut sınırları veri alarak çözümler geliştirmek zorundayız. Bugün Türkiye’nin güçlü tarafları vardır, zayıf tarafları vardır. 

Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan “Pencere” adlı dijital gazetede çok önemli bir tahlil yayınladı. Türkiye’nin güçlü yönlerini sayıyor: Jeopolitik konumumuz, bölgede üç denizi bağlayan tek ülke olmamız, hakkaniyetli bir paylaşım istememiz, Libya ile anlaşma, uzmanlaşmış Hariciye ve istihbarat personelimiz, KKTC’nin varlığı, askeri kapasitemiz, güçlü merkezi otorite, partiler üstü ‘mavi vatan’ uzlaşması, NATO üyesi olmamız. 

Zayıf yönlerimiz: 

“Özellikle Akdeniz çevresindeki diplomatik yalnızlığımız ve ideolojik dış politika yönelimimiz… Karşımızdaki ititfakın güçlü ve çok taraflı yapısı; Yunanistan, Fransa, Güney Kıbrıs, Suud, BAE, Bahreyn, Mısır, İsrail…” 

‘Zayıf yönlerimiz’ listesinde ekonomik durum, hükümetin otoriterliği, ülke içinde siyasi fay hatları gibi faktörler var. (https://www.gazetepencere.com/gazete/0820/oe73/sayi305.pd

Şimdi “mavi vatan” için en önemli görevimiz, “Akdeniz çevresindeki diplomatik yalnızlığımız” başta olmak üzere zayıf yönlerimizi onarmak, dostlarımızı artırıp düşmanlarımızı azaltmak olmalı. 

Unutmayalım, Lozan’ı yapanlar Balkanlar’da “Balkan Paktı”nı, Doğu Akdeniz’de “Sadabat Paktı”nı kurmuşlardı. 1930’larda, 40’larda Ürdün Kralı Abdullah’ın ikinci ikametgahı İstanbul’du… 

Dış politika konularında tarih üzerinden iç politika yapmanın bir faydası yok. Tek Parti devrini eleştireceksek kuvvetler ayrılığını reddeden otoriter sistemini eleştirelim. 

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.