İttihatçılar’ın yargılanması ve hukuk

  • 21.08.2013 00:00

 Birinci Dünya Savaşı Osmanlıların yenilgisi ile sonuçlanınca, İttihat ve Terakki’nin (İT) savaş sırasında işlediği suçlar, özellikle Ermeni katliamları nedeniyle yargılanması ciddi bir sorun olarak ortaya çıktı. Konu sadece insan hakları açısından değil, siyaseten de önemli idi. Yeni Osmanlı hükümeti, Paris’te başlayacak barış görüşmelerinden olumlu sonuç elde etmenin yolunun, (İT) yöneticilerinin yargılanmasından geçtiğinin bilincinde idi.

Fakat İttihatçılar nasıl yargılanacaktı? Hukuken bu mümkün mü idi? Sonuçta sözkonusu olan kişisel suçlar değil, hükümet politikalarıydı. Yani suçluluk veya masumiyet devlet politikalarının yürütülmesiyle ilgiliydi.

Osmanlı Anayasası devlet yetkililerinin, görevleri ile ilgili suç işlemeleri hâlinde nasıl yargılanacakları konusunda bazı düzenlemelere sahipti ve buna göre, Hükümet üyeleri ancak Divan-ı Âli’de yargılanabilirlerdi.

İlgili madde şöyle idi: Bir hükümet üyesinin yargılanabilmesi için, önce Meclis Başkanlığı’na dilekçe veriliyor; dilekçe bir komisyona aktarılıyor; eğer komisyon yargılanma lehinde karar verirse, bu karar Meclis’te oylamaya sunuluyordu.

İlgili karar ancak üçte iki oy çoğunluğu ile alınabilirdi. Eğer bu çoğunluk bulunursa, önerge Sadrazam’a sunulması ve onun da bir sultan iradesi ile meseleyi Divan-ı Âli’ye aktarması gerekiyordu.

Meclis tamamıyla İttihatçılar’ın kontrolünde idi ve bu nedenle Divan-ı Âli’ye sevk kararının bu meclisten geçmesi imkânsızdı. Ayrıca Divan-ı Âli’nin İttihatçılar’ın kontrolünde olması kuvvetle muhtemeldi.

Hâlbuki Padişah ve yeni kurulan hükümet, Ermeni tehciri suçlularının yargılanmaları konusunda elini çabuk tutmak zorundaydı.

Sonuçta tek çözüm Meclis’i tatil etmekti. Öyle de yapıldı ve 21 Aralık 1918’de Meclis feshedildi. İttihatçılar’ın yargılanmaları Divan-ı Âli’de değil, bu amaç için özel olarak kurulmuş Askerî Mahkeme’de görülmeye başlandı. Bu açık bir anayasa ihlali sayılabilirdi.

Nitekim, İttihatçı önderlerin yargılanması sırasında savunma tarafı, sanıkların Divan-ı Âli’de yargılanmaları gerektiğini ileri sürerek, mahkemenin görevsizlik kararı vermesini istedi. Mahkeme bu isteği ret etti ve yargılamaya yetkisi olduğuna karar verdi.

Ayrıntısına girme şansım yok ama bulunan çözüm elbette yine hukuk içindeydi. Mahkeme, İttihatçılar’ın işledikleri suçları, Hükümet adına değil, İT adına işlediğine hükmetti. Ayrıca Mahkeme’ye göre, İT biri kanuni diğeri gizli iki kısımdan oluşuyordu ve sözkonusu suçlar örgütün “şebeke-yi hafiye”si (gizli örgütü) tarafından işlenmişti.

Böylece işlenen suçlarda devlet sorumluluğu ortadan kalktı. Ermeni soykırımı suçu, Hükümet’in değil, küçük bir çetenin eseri sayıldı.

Acaba Ergenekon davasında da benzeri bir taktik izlenmiş olmasın? Devlet adına işlendiği bilinen ve muhtemel Ergenekon denen yapıyla doğrudan ilgisi olmayan, MGK ve Genelkurmay tarafından işlenen bir çok suç (JİTEM, irticayla mücadele eylem planları, darbe teşebbüsü vb.) bu örgütün eylemi olarak gösterilerek cezalar yağdırıldı. Böylece hem devlet bu suçlardan arındırıldı hem de suçlar basit bir terör örgütünün işlediği özel suçlar hâline sokuldu.

Devlet bağırsaklarını temizliyordu ve kendi kendisini yargılayamayacağına göre, yine kendisi tarafından kurulmuş bir örgütü tüm suçların sorumlusu ilan ederek işin içinden sıyrılmaya bakıyordu.

Türkiye kelimenin gerçek anlamıyla son derece “kontrollü” bir geçiş dönemi yaşıyor. Ama anlaşılan, devletin kendi eliyle düzenlediği geçiş bile toplumdan yeteri kadar destek görmüyor. Eski İttihatçı yapı, hâlâ ciddi toplumsal desteğe sahip. İttihatçı desteğin bu kadar yüksek olduğu bir toplum zor demokratikleşir. Ergenekon ve 1919 yargılamaları arası ilişki üzerinde daha fazla düşünmekte fayda var.


[email protected]

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.