Orta Doğu kördüğümü için alternatif çözüm: Türkiye İsrail ortaklığı

  • 20.09.2018 00:00

 Başlık provokatif, provokatif olduğu kadar da gerçeklikten uzak, gelebilir. İki temel nedenden dolayı; birincisi bu iki ülke bugün, deyim yerindeyse kedi-köpek gibiler. İkincisi, her ikisi de kendi bünyelerinde büyük sorunlara sahipler. Türkiye’de, bünyesindeki Kürt nüfusun temel hakları başta olmak üzere, sosyal haklar ve demokrasi ile ilgili sorunlarını çözmekten oldukça uzak bir tek adam rejimi var. İsrail’deki rejim giderek daha çok Güney Afrika’ya benzemekte. Bu nedenle, bırakın bu iki ülkenin Orta Doğu’da sorun çözeceklerini ileri sürmek, sorunları yaratan iki güç olduğu rahatlıkla ileri sürülebilir. Öyleyse niçin bu başlık ve öneri?

Bunun ana nedenlerinden birisi, aşağıda tartışacağım gibi, devletlerin kendi iç demokrasi sorunları ile birbirleriyle ilişkilerini yani uluslararası ilişkileri iki farklı olgu olarak ele alıyor olmamdır. Uluslararası ilişkilerde, rejimlerinin karakterleri ne olursa olsun, devletlerin esas olarak aynı mantıkla hareket ettikleri ve “iyi devlet”, “kötü devlet” ayırımının fazla gerçekçi olmadığı tezine inananlardanım.[2]

Ana sorum ne?

Ana sorum, Orta Doğu’da barış ve istikrarın nasıl sağlanacağıdır? “Olmayacak duaya âmin demek” gibi olacaksa da cevap aramakta fayda var. Bölge hakkında sıradan bir bilgi ile, bölgenin ana problemlerini üç eksen üzerinden tanımlayabiliriz. Birincisi, bölgede Arap (İran’ı da ekleyebiliriz) otoriter rejimlerin varlığı ve bu rejimlerin insanlarını baskı altında tutmaları; ikincisi, iki büyük ulus, Filistinliler ve Kürtlerin özgürlüklerini garanti altına alacak bir ulus devletten yoksun olmaları (İsrail ve Türkiye devletlerinin mevcut yapıları, bu iki ulusun temel ihtiyaçlarına cevap vermekten çok uzaktır); ve Üçüncüsü büyük devletler (ABD, Avrupa ve Rusya) bölgeye sürekli olarak müdahale etmeleri.

Sonuç: Orta Doğu tam bir yangın yeridir. Belki hep böyleydi. Durumu iyice karmaşık hale getiren yeni bir faktör daha var: bölgedeki Soğuk Savaş Dengeleri, küresel dengelerin alt üst oluşunun bir parçası olarak tümüyle dağıldılar. Hatta bölgesel dengelerin bozulması küresel dengelerin bozulmasının bir sonucu değil, onu da etkileyen bir faktördür, bile diyebiliriz.

Dünyadaki genel olarak gözlenen şu: Soğuk Savaş 1990’da sona ermişti ama “soğuk savaş sonrası düzen” arayışları yeni başlamış (veya hızlanmış) görünüyor. Gecikmenin önemli bir nedeni, Sovyetlerin dağılması sonucu Rusya’nın aşırı zayıflaması idi. Başta ABD ve NATO bunu bir fırsat olarak değerlendirip, “liberal düzen” sloganı ile Rusya’yı kuşatan, açık yayılmacı bir siyaset izlediler. Oysa Rusya şimdi küllerinden uyanıyor. Çin yeni bir küresel kuvvet olarak doğuyor ve ABD’nin 1990 sonrası kurduğu tek başına dünya hegemonyası sistemi sona eriyor.

Yeni dünya düzeni arayışları, bölgesel savaşları da dışlamayacak biçimde hızla tırmanıyor. Sadece Orta Doğu’da değil, Avrupa’da da dengeler sarsılıyor. Bir nevi, 19’uncu yüzyıl geri gelmiş gibi. Büyük devletlerin “denge politikaları ve arayışları” her şeyi belirleyecek.

Bu büyük resim içinde, cevabını aradığım basit soru şu: nasıl olur da bölgede kısmi bir istikrar sağlanabilir, bölge devletleri ve insanlar barış ve istikrarı temin edilerek birlikte yaşayabilirler?

Soruya basit bir cevabım var: Orta Doğu’da barış ve istikrar ancak ve ancak bölgesel bir hegemonyanın tesis edilmesi ile mümkündür. Bu sağlanmadığı müddetçe barış ve istikrar sağlanmayacaktır. Orta Doğu’da savaşların en sınırlı olduğu ve kısmi istikrarın sağlandığı dönemler, bölgesel hegemonyanın tesis edildiği dönemlerdi. Osmanlı Devleti’nin bölgede kurduğu hegemonyanın sıkça bir örnek olarak verilmesinin bir nedeni de budur. Elbette böylesi bir bölgesel hegemonya, büyük devletler arası denge politikalarının sonucu da oluşabilir ama geleceği kendi dışındaki faktörlere bağlı olduğu için sürekli olmayacaktır.

Eğer bölgesel hegemonyanın tesis edilmesi ana önermem ise, hiçbir devletin tek başına bu hegemonyayı sağlama şansı ve gücü olmadığı ikinci önermem olacaktır. Bölgesel hegemonya ancak etkin bir koalisyon ile yaratılabilir. Siyaset, bu koalisyonun nasıl sağlanacağını merkezine almalı. Türkiye ve İsrail benim bölgesel hegemonyayı sağlayacak iki adayım. Şüphesiz bu öneriye yapılacak ilk itiraz, Türkiye-İsrail gerçekliğinin bu önermeye uygun olmadığı ve tezin maddi temellerden yoksun olduğudur.

O halde niçin böyle bir tez? Bu yazıda bunu tartışmaya çalışacağım. Ama yukardaki itiraza cevap vermek amacıyla hemen söyleyeyim ki, tezimin en kuvvetli tarafı onun şu andaki gerçeklikle fazla uyum içinde olması değildir. Biraz Milton Friedman’ın, eğer bir teori, “gerçekliği şiddetle yanlış tanımlayan varsayımlara dayanıyorsa iyi bir teoridir,”[3] sözlerinden cesaret aldığımı itiraf etmeliyim. Yani tezimin en önemli tarafı, onun şu anda gerçekleşme koşullarının var olup olmadığı değil, açıklayıcı gücünün kuvvetli olmasıdır (en azından benim ümidim bu). Ayrıca, diğer taraftan tezin ve oturduğu varsayımların “gerçekliğin şiddetle yanlış tanımlanması” üzerine oturduğu kanaatinde değilim.

Tezimi şöyle de formüle edebilirim: eğer bölgenin iki önemli gücü, Türkiye ve İsrail, bölgesel hegemonya sorununu bir koalisyon ile çözme doğrultusunda ortak hareket etmeleri gerektiğini kavramaz ve buna uygun davranmazlarsa (beni dinlemeyeceklerine göre), bölgesel hegemonya sağlanıncaya kadar bölgede savaşlar kaçınılmazdır. Çünkü bölgesel hegemonya yokluğu bölgemizdeki ana sorundur.

Bölgenin problem(ler)ini yeniden tanımlamak

Ana kalkış noktam, Orta Doğu’ya egemen yapısal bir problemin var olduğudur: bölgemizde “anarşik” bir ortam vardır; bir sorun ortaya çıktığında kapısı çalınacak tek bir üst otorite yoktur ve mevcut ulus devletler birbirleri ile yoğun bir hegemonya savaşı içindedirler. Ayrıca yine aynı devletlerin bünyesinde, farklı ulus-din-kültür grupları hak arayışı savaşları vermektedirler. Her bir kesim için, öteki ile çatışma merkezi bir öneme sahiptir ve gerek ulus devletler gerekse ulus-din-kültür toplulukları, kendi aralarındaki çatışma ve kavgalarda üstünlük sağlayabilmek için dış destek aramaktadırlar.

Dış müdahale ve/veya yardım arayışları, iç kavgaların çözümü için önemli bir araç olarak görülmektedir. Bu tür müdahale ve/veya yardımlar, bazen sorunları bir grup veya diğer grup lehine (daha çok da kuvvetli ulus devletler lehine) çözebilmektedir ama bu müdahaleler bölgesel çatışmalara ve sorunlara süreklilik kazandırmakta ve kronik bir yapısal sorun ortaya çıkmaktadır. Ana sorun, bu yapısal kısır döngünün nasıl kırılacağıdır.

Eğer yapısal sorunu yeniden tanımlarsam: bölgemizdeki savaşların ve istikrarsızlığın en önemli nedeni sürekli dış müdahaleler ve bu müdahaleleri olanaklı kılan bölgesel hegemonya savaşlarıdır. Her bir devlet ve/veya ulus-din-kültür grubu ötekisine karşı verdiği savaşta, dışardan yardımı esas alan bir siyasi anlayıştan vazgeçmedikleri müddetçe bölge dış müdahalelere açık halde kalmaya devam edecektir. Çözüm öncelikle ulus devletlerin bu siyaseti bırakabilmeleri ve kendi aralarında bölgesel bir hegemonya yaratabilmenin yollarını aramalarıdır. Ve hiçbir bölge devleti, bölgesel hegemonya sorununu bunu tek başına çözemez. Bölgesel hegemonya ancak bölgesel bir koalisyon ile çözülür.

Burada üç hususu daha eklemek isterim:

Birincisi, “dış güçlerden yardım aramak,” genellikle bölgenin ulus devletlerince, hak savaşı veren gruplara karşı sıkça gündeme getirilen yaygın bir suçlamadır. Oysa, bölgede istisnasız her ulus devlet de bu yola başvurmaktadır. Türkiye-NATO; İsrail-ABD; Suriye-Rusya ve 1960’larda Irak-Sovyetler Birliği zaten bilinen bazı beylik örneklerdir. Bölgemizdeki ana kültür, “dış müdahalelere” karşı çıkmak değildir, karşı çıkılan sadece müdahalenin kendi lehlerine yapılmıyor olmasıdır.

İkincisi, “dış müdahale” konusunda zihniyet değişikliği öncelikle ulus devletler tarafından gerçekleştirilmek zorundadır. Hak arayışı içinde olan gruplar ne sözü edilen kısır döngüyü ne de bölgedeki hegemonya savaşlarını değiştirebilecek askeri ve siyasi güce sahiptirler. Bu gruplar, belli dönemlerde aldıkları dış desteklerle etkili olma imkanlarını yakalasalar bile, bölge ulus devletlerini doğrudan karşılarına alarak ve onlara rağmen hedeflerine ulaşmaları çok zordur. Ana aktörler hala ulus devletlerdir.

Üçüncüsü, bölgeye ilişkin tüm tartışma ve çözüm önerilerinde, büyük devletler en önemli aktörler olarak düşünülmekte (elbette öyledirler) ve onların doğrudan dahil oldukları seçeneklerin neler olabileceği üzerinden bir tartışma yürütülmektedir. Büyük devletlerin bölgeden çekilmelerini merkezine almış siyasi önermeye çok fazla rastlanmamaktadır.

Bu yazının amacı, dış müdahaleleri etkisiz hale getirecek çözüm önerileri üzerine düşünmeye davet etmektir. Ana tez de bölgede hegemonya savaşlarına son verecek bölgesel bir koalisyonun sağlanması olmaktadır. Bu konuya daha ayrıntılı olarak değinmeden önce, bölge sorunlarının tanımlanması konusunda oldukça yaygın olan iki farklı anlayışa da değinmek isterim.

İki yanlış önerme

Özellikle Türkiye’de, niçin kalıcı istikrarın tesis edilmediği ve komşuları ile barış-istikrar içinde yaşamanın başarılamadığı sorusuna genellikle iki zıt cevap verilir. Birinci cevaba göre ana sorun “ülke içi” nedenlerden kaynaklanmaktadır. Kuvvetler ayrılığını esas almış bir hukuk devletinin yokluğu sadece ciddi demokrasi ve insan hakları sorunları ortaya çıkartmamakta, rüşvet, yolsuzluk başta olmak üzere büyük sosyal adaletsizlikler yaratan yağma-talan ekonomisinin oluşmasına yol açmaktadır. Türkiye’nin hem kendi içinde hem de bölgesinde huzur ve istikrarı temin etmesi ancak ve ancak demokrasi ve insan hakları ile ilgili siyasal sorunları ve sosyal adaletsizliklerle ilgili ekonomik sorunlarını çözmesi ile mümkündür, denir. Bu fikre göre, Türkiye’nin, “kendi mutfağından” kaynaklanan sorunları çözmesi, “evinin içini düzenlenmesi” bölgesel sorunların çözülmesinin de anahtarıdır.

İkinci uç, sorunun cevabını daha çok evin dışında, dış güçlerde arar. Buna göre, aslında Türkiye iç ve dış sorunlarını çözebilecek güçtedir. Ve kendi imkanlarıyla buna çok yakınlaştığı dönemler de olmaktadır ama dış güçler, Türkiye’nin kuvvetlenmesine asla müsaade etmemektedirler. Türkiye’yi ortadan kaldırmaya güçleri de yetmediği için de onun önünde sürekli sorun çıkartmakta ve kendi kendisiyle uğraşmasını, zayıflamasını sağlamaktadırlar. Soruya verilecek bu ikinci cevabı bir başka yerde, “ne öldürmek ne de ondurmak” siyaseti olarak tanımlamıştım.

İki yanlış cevap

Aslında bu iki cevap da gerçeklikten bir parçayı ele almakta ve kısmi doğruları dile getirmektedir. Ama kısmi doğruları dile getirdikleri için de yanlıştırlar. Her iki bakış da büyük ölçüde iç ve dış politikaların eşitlenmesi mantığına dayanıyor. Birinci uçta verilen cevabın ana hatası, içerde insan haklarına saygı duyan, demokratik bir sistemin kurulmasını bölgesel sorunların çözümünün de anahtarı olarak görmesidir. Bu bakış, çok açık ifade edilmemiş olsa bile, içerdeki sorunlarını çözmüş bir Türkiye’nin, kendisini bölgeye bir örnek olarak sunabileceğini ve/veya belki de bölgeyi dizayn edebileceğini varsayar. Oysa bu düşünce pek doğru değildir ve liberal bir yanılsamanın ürünüdür.

Türkiye’de demokrasinin kurum ve kurallarıyla işler olması, bölgede doğru bir politika izleneceğinin garantisi değildir ve olamaz da. Eğer öyle olsaydı, dünyanın demokrasi ile yönetilen ülkelerinin en doğru dış politikayı savunan ve yürüten ülkeler olmaları gerekirdi. Eldeki örneklerin gösterdiği gerçek şudur ki, demokrasi ile yönetilmek, doğru dış politika yürütmenin tılsımlı anahtarı değil. İç düzen ile dış politika arasında çizgisel bir doğru kurmak yanlış. İç ve dış politikaların iki ayrı gerçeklik olarak kurgulanması ve otoriter rejimlerin bazı durumlarda demokratik rejimlerden daha doğru dış politika yürütebileceklerinin kabul edilmesi gerekir.

Bu nedenle, Türkiye’de demokratik bir rejimin oturtulmasını bölgesel sorunların çözümünün esası olarak görmeyi, liberal bir yanılsama olarak tanımlamak taraftarıyım. Hatta bu sadece bir yanılsama değildir; bunun da ötesinde, açıkça ifade edilmiyor olsa bile, bölgeye yönelik, kendi demokrasisini oraya taşımayı merkezine alacak bir dış siyaset önermek tehlikesini de bağrında taşır ki böyle bir siyaseti “yayılmacı” olarak tanımlamak da çok yanlış olmaz. Tezimi daha açık formüle edebilirim: her kim ki, ülke yönetimine geldiğinde, “demokrasi ve insan haklarını korumayı ve ona göre davranmayı” dış politikasının esası yapacağını söylerse, yalan söylemiş olacaktır.

O halde birinci önermem, iç ve dış politika arasında fark olduğu ve bunların ayrı ayrı ele alınması gerektiği basit gerçeğidir. Dış politika, sadece demokrasi ve insan hakları gibi konuları değil, örneğin güvenlik, bölgesel enerji kaynaklarının kontrolü, egemenlik hakları ve devletler arası hegemonya yarışı vb. gibi başka sorunları da düşünmeyi zorunlu kılar. Ve eğer sadece “demokrasi ve insan hakları” eksenli bir dış politika geliştirilmek istenirse, bu hem diğer ülkelere demokrasiyi ihraç etmek isteyen “yayılmacı bir tehdit” anlamına da gelebilir hem de güvenlik, enerji ve kaynak kontrolü ve egemenlik hakları vb. gibi sorunların üstünü örten iki yüzlü bir tutumun ortaya çıkmasına yol açar. Aslında burada söylediklerim, Batı’nın Türkiye ile veya herhangi bir üçüncü dünya ülkesi ile ilişkilerinde gözlenen sıradan olgulardır.

Türkiye’nin sorunlarına ikinci uçta cevap verenler, yani meselesinin “mutfaktan” değil, esas olarak “dış kaynaklı” olduğunu düşünenlerin ileri sürdüğü fikirler de kısmi doğrular içermektedir ama eksik ve bu nedenle de yanlıştırlar. Ne küresel güçlerin ne de Orta Doğu’daki irili ufaklı devlet ve/veya grupların, bölgede tek bir devletin güçlenmesinden hoşlanmayacakları bir vakıadır. Bu nedenle de güçlenme potansiyeli taşıyan bir devletin, bölgede tek başına egemenlik kurmasının önüne geçilmek istenmesi son derece anlaşılabilir bir tutumdur. Hatta sorunu şöyle de formüle edebiliriz: Türkiye, özellikle 2000’lerle birlikte güçlendiği ve bölgede tek başına (elbette bazı desteklerle birlikte) hegemonya kurma hesapları yaptığı için de bölgesel sorunlar ortaya çıkmıştır.

Yanlış güvenlik anlayışı

Sorunu “dış kaynaklı” olarak tanımlayan bakışın görmek istemediği çok önemli bir diğer husus vardır: savunulan güvenlik stratejilerinin yanlıştır ve bu stratejiler ülkenin zayıflığına yol açmakta ve dış müdahalelere zemin hazırlamaktadır. Ülkenin ana sorunu “dış tehdit” olarak görüldüğü için, devletin egemenlik hakkı veya daha günlük deyişle, bölünme korkusu ve/veya devletin varlığını sürdürebilme endişesi her şeyin merkezine konmaktadır. “Dış tehdidi” bertaraf edebilecek yol ve yöntemler üzerine düşünülerek, buna uygun güvenlik stratejileri geliştirilmektedir.

Bu tür stratejilerin genelde, dış tehdidin içerde uzantıları olduğu varsayımına dayandığı ve temel haklardan mahrum bırakılan ulus, din, kültür gruplarının ve/veya ülke muhalefetinin “iç uzantılar” olarak görüldüğü, üzerinde fazlaca kalem oynatılmış bir husustur. Geliştirilen güvenlik siyasetleri de bu iç uzantıların ‘yaşam alanlarını’ daraltmayı ve hatta gerekirse ortadan kaldırmayı hedeflediği de bilinmektedir. Hak ve özgürlüklerin yasaklanması ve otoriter rejimlerin tesisi bu güvenlik anlayışının doğal sonucu olmaktadır.

Bu güvenlik anlayışı, bölgeyi dış müdahaleye açık hale sokan, yukarda sözü edilen yapısal sorunu yaratmakla kalmanın ötesinde Orta Doğu’nun kan ve zulüm deryası haline dönüşmesine de yol açmaktadır. Bünyesindeki farklı ulus-din gruplarını güvenlik tehdidi olarak gören bakışın gündeme getirdiği politikaların yarattığı yıkımlara bolca örnek vermek mümkündür. 19’uncu yüzyıl boyunca ve 20’inci yüzyıl başlarında başta Ermeni, Rum ve Süryani soykırımları olmak üzere Osmanlı Hristiyanlarının imhası ve Yahudi azınlıklara yönelik baskılar; Kürtlerin Irak, İran ve Türkiye’de yaşadıkları katliamlar; Filistinlilerin yaşadıkları ve/veya İran, Suriye, Mısır ve Suudi Arabistan’da etnik-din gruplarına yönelik katliamlar verilebilecek örneklerdir.

Türkiye’nin tarihi bagajı

Yukardaki soruya farklı cevap veren her iki ucun da görmek istemediği veya unuttuğu üçüncü bir hususun üstünü çizmek isterim. O da Türkiye’nin Osmanlı İmparatorluğunun devamı olan bir devlet olarak kurulduğu ve sırtında Osmanlı tarihinin yükünü taşıdığıdır. İster demokratik ister otoriter bir rejim olsun, Türkiye kendi tarihi ile yüzleşmeyi başaramadığı müddetçe, bölgeye yönelik her attığı adımda, eski Osmanlı egemenliğini yeniden tesis etmek isteyen bir güç olarak telakki edilecektir.

Bölge devlet ve ulus-din-kültür gruplarının, Türkler ve Türkiye hakkındaki kanaatlerini değiştirecek herhangi bir adım atılmadığı müddetçe ve bu kesimlerin kanaatlerinin bölge politikalarını belirleyen önemli bir unsur olduğu görülmedikçe, Türkiye’nin bölge sorunlarının çözümüne katkı yapabilmesi çok zordur. “Katkı yapmak” ifadesini kullanmamın nedeni, Türkiye’nin bu adımları atacak olsa bile, bölgede istikrarın sağlanması konusunda tek başına çok şey yapma gücü olmadığına inanmamdır. Bölgesel koalisyon önerimin temeli de budur. Ayrıca, rejimlerin “iyi” (‘demokratik ve liberal’) bir karaktere sahip olmalarının uluslararası ilişkilerde doğru davranacakları konusunda bir garanti teşkil etmediklerini düşünmemdir.

Özetle, bölgeye ilişkin olası bir çözüm;

a) dış müdahalelere imkân sağlayan, diğer ulus devlet ve/veya bünyesindeki ulus-din-kültür gruplarını esas savaşılması gereken ötekisi olarak gören zihniyetin nasıl değişebileceği ile doğrudan ilgilidir;

b) demokratik olmuş veya olmamış, tek bir ulus devletin güçlenmesi ve/veya bölgede tek başına hegemonya kurmak istemesi çözüm değil, kaos getirir;

c) mevcut ulus devletlerin, birbirleriyle çatışmayı değil, bölgesel etkin koalisyon kurmayı ve bölgesel hegemonyayı bu koalisyonla sağlamayı esas almaları gerekir;

d) bu etkin koalisyon, ulus devletlerin bünyelerindeki ulus-din kültür gruplarını güvenlik tehdidi olarak görmelerine yol açan güvenlik stratejilerinin değiştirilmesine de olanak sağlayacak ve bölge ulus devletlerinin demokratikleşme süreçlerini kolaylaştırıcı bir rol oynayabilecektir.

Buraya kadar söylenenler, sözünü ettiğim kısır döngünün niçin ağırlıkla ve sadece Türkiye ve İsrail tarafından kırılabileceğinin arka plan bilgisi olarak kabul edilmelidir. İkinci bir yazıda, niçin bu iki ülkenin bölgesel etkin koalisyon kurmaya en yakın ve uygun iki ulus devlet olduğu ve bölgenin makus talihini kırabilecekleri konusunda bazı tezler ileri süreceğim.


[1] Bu yazıyı yayınlamadan önce, konuyu benden daha iyi bilen uzman akademisyen, gazeteci ve bazı dostlarımla paylaştım. Katılsalar ve/veya katılmasalar da çok değerli eleştiri ve önerilerde bulundular. Kendilerine teşekkür ederim.

[2] Uluslararası ilişkilerde “gerçekçi okulun” ana tezi budur. Daha fazla bilgi için: John J. Mearsheimer, The Tragedy of Great Power Politics (W. W. Norton & Company: New York, London, 2001)

[3] “Milton Friedman, Essays in Positive Economics (Chicago: University of Chicago Press, 1953), p. 14.

Aktaran, John J. Mearsheimer, a.ge. (s. 98, elektronik kitap olduğu için sayfa numarası değişebilir. Alıntı ikici bölümün başındadır.)

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.