• 10.12.2018 00:00
  • (1399)

 Topraktan öğrenip

Kitapsız bilendir
Hoca Nasreddin gibi ağlayan
Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Ferhad’dır
Kerem’dir
Ve Keloğlan’dır.
Yol görünür onun garip serine,
analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.
Çarşambayı sel alır,
bir yâr sever
el alır,
kanadı kırılır
çölllerde kalır
ölmeden mezara koyarlar onu.”

Nazım’ın bu dizeleri, beş yıl önce bu topraklara barış gelsin diye, silahlar sussun diye, gençler ölmesin diye; üstelik devletlûların muvafakati de sağlanmış bir ortamda yaptığı konuşma nedeniyle şimdi ömrü ahirinde bir kez daha mahpusluğa sürüklenmiş Sırrı Süreyya Önder’le çağrışımsal bir duyumsamayla dökülüyor dudaklarımdan!..

Sırrı Süreyya, Ferhad’dır, Kerem’dir ve Keloğlan’dır; Hoca Nasreddin gibi ağlayan, Bayburtlu Zihni gibi gülendir.
Lâkin, “topraktan öğrenip kitapsız bilen”den ötedir.
Sırrı Süreyya, hem topraktan öğrenip, hem de kitaplı bilendir.

***

Ben onun bu önünde saygıyla eğilinesi müktesebatı, yani hem topraktan öğrenme hem de kitaplı bilme yetkinliği ile sanırım memleketteki pek çok insan gibi “Beynelmilel”de tanıştım.

Sırrı Süreyya’nın hem senaristi, hem yönetmeni, hem de oyuncusu olduğu sinema filmi “Beynelmilel”, bir başyapıttır.
İçerisinden çıktığı ve işte onu “topraktan-öğrenen” yapan memleketine varoluş borcunu ödemek gibidir bu güzeller güzeli film bir bakıma…

Adıyaman düğünlerinin ayrılmaz parçası yerel müzisyenler, “Gevende”lerin hayatını buluruz ön plânda. Ama filmin asıl vurgusu, Türkiye’nin bir karanlık dönemine işaret etmek üzere arka plânda akıp giden genel sosyopolitik manzaradan çıkar.

Gevendeleri tanıttığı kadar, 12 Eylül zulmünü de teşhir eden bir kara mizah örneğidir "Beynelmilel"... Darbenin ertesinde gündelik hayatımızın hemen her alanına nüfuz eden militarist uygulamalara odaklaşılırken esasen Türkiye’de askeri kimlik ve kültürün toplum bünyesindeki belirleyiciliği sorgulanır.

Sırrı Süreyya bu müthiş “12 Eylül satiri”ni üretirken hem topraktan öğrenme anlamında doğum yeri Adıyaman’dan; hem de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde olduğu “12 Eylül” öncesi ve sonrası dönemde, okulda, sokakta, hapishane ve işkencehanelerde “öğrendikleri”nden yararlanmıştır.

Dedik ya, o hem topraktan öğrenen hem de kitaplı bilendir!..
2006 yapımı “Beynelmilel”, ulusal ve uluslararası festivallerde ödüle doymadı.

Altın Koza’da en iyi film, en iyi senaryo; Ankara Uluslararası Film Festivali’nde en iyi film; Karaçi Uluslararası Film Festivali’nde en iyi yönetmen ödülleri, bunlardan birkaçı.
Karşımızda böylesi “memleketin yüz akı” konumunda bir insan var.

***

Siyasete atılmaya karar verdiğinde Radikal’de yazmaktaydı ve hatırlıyorum, nükteyle tenkidi tam bir Anadolu ârifliğiyle buluşturduğu o yazıları okumaktan mahrum kalmak istemeyen okurları şu telkinde bulunuyordu ona: “Sen Yazar'sın, siyaset senin neyine!..”

Aynı nükteli tavrını bu “baskılar” karşısında da seferber etti ve dedi ki: “Yazmaya başlamadan önce yazarlığımı bilmiyordunuz, nasıl yazdığımı gördünüz; şimdi siyasetçiliğimi bilmiyorsunuz, onu da bir görün bakalım!..”

Haklıydı, hepimiz onun siyaset pratiğini de gördük, buna tanıklık ettik.

Bu memleket Türküyle Kürdiyle, Alevi’si Sünni’siyle, dindarları laikleriyle, Doğu’suyla Batı’sıyla, uzak geçmişi yakın geçmişiyle, geleneğiyle modernliğiyle bir kutuplaşma, çatışma, savaşma değil; kucaklaşma, barışma, sarmaşma diyarı olsun diye çırpındı durdu.

Bu toprağın bağrında pişip kavrulmuş neşeli, nükteli, nezih üslubuyla…

Acıları, ağrıları, âhları adeta insanları hüzne ve karamsarlığa sevk etmeme adına bastırmaya çalıştığı her daim güler yüzüyle…

Şimdi 3 yıl 6 ay hapis cezası almasına sebep olan, bugünden bakıldığında savaş çığırtkanlığının, kandan beslenmenin bir “çözüm molası”nda olduğu artık anlaşılmış dönemde, 2013 Nevruz’unda konuşmasını yaptığı ortama bakın…

Ve onu böylesi adaletsiz bir yargı kapanına kıstıranların o ortamda bugünden nasıl da farklı bir konumda kurum kurum kurumlandıklarını görün!..

Görün de ağzınızdan, Ahmet Kaya üzerinden kendilerinin meşhur ettikleri şu söz dökülsün:

“Yazıklar olsun, hepiniz oradaydınız be!..”

O dönem politik çıkarları uğruna barış çubuğu tüttürenler, şimdi yine politik çıkarları için gözünü kırpmadan ülkeyi ateşe atarcasına ha bire savaş tamtamları çalarken;
Sırrı Süreyya, evet, o da gözünü kırpmaksızın "Sözlerimiz bizim onurumuzdur, ne sarf ettiysek arkasındayız” diyor ve barış selamı vererek zindanın yolunu tutuyor.

“Yol görünür onun garip serine,
 analar, babalar umudu keser,
kahbe felek ona eder oyunu.”    

***

En son Cumhuriyet Pazar için Gezi’nin yıldönümünde bir yazı istemek üzere telefonunu çaldırdığımda, güvenle sevgiyi, meşakkatle direnci harmanlamış o duyulmaya doyum olmaz kavruk ses rengiyle “Saygıdeğer Hocam” diye muhabbetle karşılamış, talebimizi geri çevirmemişti. Gezi’de “dış mihrak” arayanlara inat, olayların izini “Türkler”deki hayat, ağaç, su sevgisi üzerinden Orta Asya Şamanizm’ine, Oğuzlar’a, Dede Korkut’a süren, müthiş ironik ve yine “kara-mizah” yüklü nefis bir yazı kaleme aldı; “Beynelmilel”de ne yapmışsa, aynı doğrultuda!..

O yazıdan, Cemal Beydili’nin “Türk Mitolojisi Ansiklopedik Sözlük”ünden yararlanarak ürettiği şu satırları, onu vatan hainliğiyle, Türk düşmanlığıyla yaftalayanlara, “çarpıcı” şekilde sunalım:

“Yani ‘Su akar Türk bakar’ lâfı Türk’ün andavallı oluşunu anlatmaz. Genetik mirasına işleyen, ‘Suya, ağaca, cana, canlıya hoyratça ilişme, zarar verme, helâk olursun’ kavrayışını anlatır.”

***

Evet, Sırrı Süreyya hem topraktan öğrenen hem kitaplı bilendir.
Ama bu kadar da değildir.

Sırrı Süreyya hem Türklük hem Kürtlüktür.

Sırrı Süreyya hem Demirci Kawa, hem Dede Korkut’tur.

Sırrı Süreyya hem Newroz, hem Ergenekon’dur.

Ve/fakat Sırrı Süreyya, hep ama hep barış, dostluk, kardeşliktir.

Nihayet Sırrı Süreyya, hem bu toprakların tarihidir...

Hem de elbette geleceğidir.