• 21.01.2019 00:00
  • (1392)

 Milan Kundera’nın “Yavaşlık” romanı, arabalarıyla otoyolda giden bir çifti kasırga gibi sollayan bir araç tasviriyle açılır. Korkunç hızla yanlarından geçip giden aracın yarattığı dehşetle kadın sorar, insanlardaki bu hız düşkünlüğünün sebebi nedir diye…

Ardından buna cevap niteliğinde şunları okuruz:

“Teknoloji devriminin insana armağan ettiği bir esrime [sarhoşluk] biçimidir hız. Motosiklet sürücüsünün aksine, koşucu, kendi bedeninin varlığını her zaman duyumsar, gövdesinin ağırlığını ve yaşını hisseder koşarken… İnsan, hız yeteneğini bir makineye devredince her şey değişir. Artık kendi gövdesi oyunun dışındadır ve bir hıza teslim eder kendini, cisimsiz, maddesiz bir hıza, katıksız hıza, esrime hıza.”

“Hız”ın bugünün dünyasında insanlığın önünde nasıl bir sorun teşkil ettiğine Kundera’nın bu sözlerinden hareketle birazdan geleceğiz. Ama önce elbette “antropoloji” namına kaydetmemiz gerekenler var.

***

Hız, insanı bir canlı varlık olmaktan öte “canlı-üstü” varlık haline getiren en temel unsurlardan biri, belki de birincisi… İnsan, hayvanlar âleminin bir parçası olarak yeryüzünün en hızlı canlısı değildi. O, “kültürel” bir varlık olarak, kültürel yetenek ve yetkinliği ile yeryüzünün en hızlı varlığı haline geldi.

Canlı-biyolojik kapasitesinde olmayanı, kültürel kapasitesi ile var etmiş insana ilişkin “canlı-üstü” varlık tanımlaması bu yüzden kaçınılmaz oluyor.

Canlı varlık insan, yeryüzünün en hızlısı değildir.

“Canlı-üstü” varlık insan, yeryüzünün en hızlısı oldu.

***

Ancak başlangıçta insanı doğal çevre karşısında avantajlı, üstün ve hâkim konuma geçirmiş Taş Çağı (“Paleolitik”) ve Tarım Çağı’nın (“Neolitik”) nispeten mütevazı kültürel örüntüsünün çok ötesinde bir akış ve işleyiş içindeki bugünün Teknoloji Çağı’nda (“Teknopoli”) hız, doğaya hâkim insanın değil, “insana hâkim makine”nin ayırt edici karakteristiği olmuş durumda.

Buna da antropolojide kültürün “uyum-bozucu” dinamiği diyoruz. Şöyle ki kültür, evet, uzunca bir zaman insanların ve toplumların doğaya uyumlarını sağlayan bir (adaptif) niteliğe sahipti. Ama bugün kültürel yetkinliğimiz, doğal çevreye de toplumsal ilişkilere de insanın kendi ruhsal-zihinsel-bedensel bütünlüğüne de zarar verici mahiyette “uyum-bozucu” (maladaptif) bir nitelik kazanmış görünmekte.

Başlangıçta zikrettiğimiz Kundera’nın sözlerinden, böylesi bir uyum-bozuculuğun ip uçlarını da alıyoruz. Hız artık insanın yeryüzünde varoluş imkânlarını kolaylaştırıp artıran bir faktör olmaktan çok ama çok öteye geçmiş, zararlı ve “maladaptif” mahiyet kazanmış durumda.

***

Kundera bugün hıza teslim, esir ve esrik bir insan var karşımızda diyor ama buna “haz”ı da eklemek lâzım. Bu çağda hız, haz kaynağı aynı zamanda. “Hız hazzı”ndan rahatlıkla söz edilebilir.

Tabii aynen narkotik maddeler gibi, insana haz verdiği kadar onu zehirleyen de bir arzu, arayış ve motivasyon kaynağı hız...

Biliyoruz ki böyle bir arzu ve motivasyon, “eski insan” için şeytanın oyununa gelmeye eşdeğerdi; “Acele işe şeytan karışır” deyişiyle çok güzel ifade edildiği gibi…

Şimdi ise hepimize, “Hızını kaybedersen yok olursun” mesajını adeta bir yaşam kelepçesi gibi takmış “teknoloji-egemen” bir hayatın içindeyiz. Ve artık acele, yani çabuk, yani hızlı işe şeytan karışmıyor, aksine bu, neredeyse tanrısal bir tecelliye denk sayılıyor.

***

Kısacası hız, “insan olma”nın temel ve asli normu bugünün dünyasında.

Hayatın akışında “olmazsa olmaz” addedilen ve ondan mahrumlara “yaşayan fosiller” gibi bakılan 4G teknolojisini alalım mesela… Onun neden bu kadar “hayati” bir ihtiyaç olduğuna dair gerekçelendirmelere şöyle bir göz gezdirin, karşınıza hemen ve öncelikle Hız (evet, büyük harfle “Hız”) çıkıyor, neredeyse kutsal/tanrısal mahiyette: “Işıksal iletim hızı ve verimliliğinde bir sistem”dünyadaki herhangi iki nokta arasındaki, en azından 100 Mbit/s veri hızı”“yüksek hızda bilgi”, vb...

4G, yani “Dördüncü Nesil” (Fourth Generation) iletişim sistemi, önceki “nesil”lerden daha yüksek veri hızına sahip olması ile ayırt edilirken şimdi 5G yolda ve tanıtım videolarına bakıldığında onun da “Hız Tanrısı”na nasıl bir yeni “armağan” olarak dizayn edildiğini anlıyorsunuz.

***

Tabii ki tamamıyla tekno-endüstriyel koşullar, sunumlar, isterler ve çıkarlar doğrultusunda hızın böylesine yüceltilip yüceleştirilmesi, gündelik hayatımızın akışında değer, duygu, düşünce, eylem ve ilişki olarak da yansımalar buluyor. Her şeyin hızlısının makbul olduğuna dair bir “kültürel” koşullanma, hız eşliğinde gerçekleşmesi mümkün olmayan pek çok insani pratiği ikincilleştiriyor, değersizleştiriyor, itibarsızlaştırıyor.

Hele ki “Teknopoli”nin mabedi denilebilecek bilgisayarların önünde geçiyorsa ömrünüz, o zaman hız, neredeyse kalp ritminize, nabzınızın atışına, nefes alıp vermenize kadar içinize işlemiş bir virüs gibi hükmünü icra etmeye başlıyor.

Bu yüzden, yukarıda kaydettiğimiz üzere, başlangıçta belki “kültürel” olarak hız sahibi olmuş, böylece “canlı-üstü” hale gelmiş insandan söz etmek mümkündü. Ama bugün, insan hıza değil, hız insana sahip, hâkim ve baskın durumda. İnsan, hayatını daha kolay, rahat, huzurlu kılmak için hızdan yararlanmıyor; hız, insandan yararlanıyor!..

Ve işte bu kadar 4G’siyle, 5G’siyle her şeyi hep daha daha daha hızlı ve çok daha kısa sürede yapıyormuş gibi görünsek de…

Hâlâ nefes nefese ve yorgunuz!

Hâlâ hiçbir şeye yetişemiyor, hâlâ hiçbir şeyi yetiştiremiyoruz.

Çünkü hız, hayatımızı kolaylaştırmıyor, güdümlüyor!..

***

Sonuç olarak bilgisayar işletim sistemlerinin güdümünde sürüp giden hayatın içinde her şeyi hızlı yapmanın, iyi-doğru-güzel yapmaktan daha önemli olduğu şartlanmasıyla yapılanmış bir insan toplumsallığı, özellikle yeni nesillerde karşımıza çıkıyor. (Ne diyor yukarıdaki 5G tanıtım videosunda sunucu kızımız ilk cümlesinde: “Hepimiz hızlı bilgisayarları seviyoruz”!)

Buna bağlı olarak,“Düşünce hiçbir şeydir, hız her şey” şeklinde sloganlaştırılabilecek bir anlayışı, sokakta, okulda, işlikte her yerde ete-kemiğe bürünmüş halde, yani insan suretinde karşımızda buluyoruz.

Yapılan iş hızlı olsun da gerisi mühim değil, çünkü sonrasında onun doğru mu yanlış mı olduğuyla; iyi mi kötü mü olduğuyla; güzel mi çirkin mi olduğuyla ilgilenecek, bunu dert edecek de pek kimse yok ortalıkta… Neden, çünkü yine Kundera’nın romanından hareketle belirtmek gerekirse, yavaşlık hatırlamaya, hız ise unutmaya sevk eder insanı! O yüzden, yapılan her şey yeter ki hızlı yapılsın; nasılsa hızın egemen olduğu bu dünyada o, kısa zamanda unutulacaktır!..

Fakat düşünce, bilindiği üzere en çok hafızaya, yani hatırlamaya ihtiyaç duyar ve hafızada bilgi, görgü, deneyim olarak mevcut her şeyin an içinde yaşananlarla karşılaştırmaya, etkileşime, tepkimeye uğraması sonucundaki yeni sentezlenmelerle ortaya çıkar.

Düşünce üretimi dinginlik, sakinlik, yavaşlık ister.

O yüzden hız, en çok düşüncenin zehridir.

Hız uğruna düşünceden vazgeçmek de insanlıktan vazgeçmek demektir.