• 24.01.2019 00:00
  • (1404)

2020’lere giden Türkiye’de Z-kuşağının hayali, devlet memuru olmak; tıpkı 1920’lerde doğmuşların tek hayalinin de o olduğu gibi!..

Dünyada “Yeni Milenyum”a, yani 2000’lere doğan kuşağa Z-kuşağı deniyor. Kuşağın sınırları 1995-2005 arası yıllarda doğanlar olarak kabul ediliyor (kimilerince üst sınır 2009’a kadar uzatılmakta). Demek ki kabaca bugün 14-15 yaşından başlayarak 20’li yaşlarını sürenler, bu kuşağın temsilcileri. Onlar üzerine yazılmadık yok. Kitaplar, dergiler ve internet ortamında bol miktarda malûmat bulabilirsiniz.

Hayatı adeta doğuştan “Mobil” yaşayan; bilgisayarsız, internetsiz, akıllı-telefonsuz bir hayatın nasıl olduğunu bilmeyen, bunu hayal dahi edemeyen bir kuşak bu… Kelimelerden çok resimlerle, düşüncelerden çok imgelerle, sorun ve dertlerden çok zevklerle, nihayet geçmişten de gelecekten de çok “şimdi” ile meşgul bir kuşak…

Genelleme böyle ama her toprağın kendine has özellikleri ve buna bağlı ortaya çıkan farklı “ürünleri” var tabii. Tam bu çerçevede “Türkiye Z-kuşağı”nın durumuna ilişkin dün gündeme düşen bir bilgi var ki çok ilginç ve üzerinde durulup tartışılmayı hak eder mahiyet taşıyor.

 

***

Bilgi, Sabah gazetesinden Ceyda Karaaslan’ın Altınbaş Üniversitesi Rehberlik Koordinatörü Murat Acet tarafından sonuçları açıklanmış “Bugün ve Yarın: Hayalimdeki Gelecek Araştırması” verilerine dayalı aktardıklarından geliyor.

Bizim Z-kuşağı, belki başka pek çok bakımdan abi-ablalarının Y-kuşağından da, anne-babalarının X-kuşağından da, hele hele biz büyükbaba ve büyükannelerinin “T-kuşağı”ndan da (“T”arihe çoktan karışmış, yaşarken tarih olmuş kuşak!) farklı. Ama bir noktada bu topraklarda alfabenin tüm harflerini art arda dizerek tarif edeceğiniz önceki kuşaklardan hiç mi hiç farklı olmayan bir eğilim sergiliyor onlar.

2020’lere giden Türkiye’de Z-kuşağının en ağırlıklı hayali, devlet memuru olmak!..

Tıpkı 1920’lerde doğmuş, “Cumhuriyet”le yaşıt benim rahmetli anne-babamın tek hayalinin de o olduğu gibi!..

Yani 1920’lerden 2020’lere bir asır geçmiş ve çoktan toprak olup gitmiş nesillerin şimdi aramıza dönseler, “Aman Allah, ben burada yaşayamam” diye tekrar mezarlarına dönmek isteyecekleri bir zamanda bu memleketin genç neslinin hayali ve ideali onlarla aynı: Memuriyet!..

***

Bunun nedenlerini eşeleyip tartışalım ama önce karşılaştırma amacıyla Z-kuşağı”nın bir tanımlayıcı terim olarak ilk kullanıma girdiği coğrafyada genel olarak nasıl bir gerçekliğe karşılık geldiğine bakalım!..

Batı’da “teknoloji çağı”nın, küreselleşmenin, “küresel terör” ve bu terörle savaşın, bir de postmodern çokkültürlülüğün etkileşimsel ikliminde sosyalleşen Z-kuşağı, bırakın kamu kuruluşlarında çalışmayı, alabildiğine girişimcilik arzusuna sahip olarak ayırt ediliyor. En uç noktada kendisini küresel çerçevede ve mümkün olduğunca bağımsız hareket edebileceği iş ortamlarında gerçekleştirme hayali kuruyor.

Ayrıca sadece iş bulmak değil, yapılan işin tatminkar ve kendileri için yeterince heyecan verici olması da çok belirleyici bir nokta onlar için…

Üstüne üstlük, öyle klasik masa-başı, büro-tipi iş anlayışı da çok demode geliyor onlara. Bir işlik-bağımlılığı içinde olmak istemiyorlar. Bağımsız bir yaşamı, çalışma periyotlarını da kapsayacak şekilde sürdürmek istiyorlar.

***

Elbette bu “genel” karakteristikler ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye farklılık arz edecektir ekonomik, tarihsel, kültürel kriterler doğrultusunda… 

Ve “sabah 9-akşam 5” devlet memurluğu özleminin yaygınlığında da sanırım bizim Z-kuşağı sıkı bir “fark yaratacaktır”!

Evet, bunun da bize has tarihsel, ekonomi-politik, kültürel-ideolojik nedenleri var. Ayrıca, “bizim Z-kuşağı”nın kendini bilme, reşit olma, yetişkinleşme sürecinde bu topraklarda iktidar olmuş AKP dinbazlığının da söz konusu araştırma sonucuna “katkı payı”nı tespit etmeden geçmemek gerekir.

Bir kere Cumhuriyet’in Osmanlı’dan devraldığı çok ciddi bir siyasi anlayış mirası var bu toplumu dünden bugüne devlet memurluğunu bir yaşam garantisi saymaya teşvik eden…

“Patrimonyalizm” bu.

***

Prof. Şerif Mardin’in (Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 1983 [1969]) Osmanlı toplum yapısını Batı feodalitesinden ayırt eden en önemli özellik olarak kaydettiği patrimonyal devlet anlayışı, imparatorluk-içi modernleşme hamlelerinde de (1’inci ve 2’inci Meşrutiyet’ler) onları takip eden Cumhuriyet döneminde de sadece el değiştirerek varlığını sürdürmüştür.

Patrimonyalizm, üzerinde yaşayan insanlar da dâhil olmak üzere bir ülkenin bir bütün olarak devleti temsil edenlerin mal varlığı olarak düşünülmesidir. Toplumun, devletten bağımsız bir “sivil” hüviyet sahibi olamadığı siyasal koşuldur.

Mardin, böyle bir siyasi coğrafyada rekabet, “piyasa” yerine devlet katında nüfuz elde etme yolunda söz konusu olmuştur hep diyor. Bunun sınıfsal sonucu da ne kadar modernleşilirse modernleşilsin, Batı’da feodalitenin içinden çıkış bulmuş bir burjuva-kapitalist dinamiğin bu coğrafyada kendini gösterememesidir.

***

Dolayısıyla, burjuvazinin, kapitalizmin, girişimciliğin değil; bürokrasinin, devletçiliğin ve bağlantılı olarak da “memuriyet”in aslileştiği, kredi topladığı, teşvik ve rağbet bulduğu bir toplumsal anlayış/tahayyül, istikrarlıca Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devredilerek sürmüştür topraklarda.

Denilebilir ki 1980-sonrası Turgut Özal döneminde önü açılan serbest piyasa ekonomisi eşliğinde bu patrimonyalizmi kırmaya dönük “neo-liberal” arayışlar kendini göstermedi değil… Memuriyetin küçümsenip “salla başını al maaşını” diye aşağılandığı ve özellikle “Beyaz Türklüğün” kendisini girişimci, piyasacı, özgürlükçü motivasyonla (elbette kendi sınırlılıklarını ve seçkinciliğini göremeden) özdeşleştirdiği 1990’ları da yaşadık.

Fakat sonrasını biliyorsunuz: “Devleti sıfırlama” retoriğiyle kendini ifade eden bir iktisadi liberalizm savunuculuğunun şişirdiği yelkenlerle, askerin bir siyasi özne olduğu patrimonyalizmden, askerin böyle bir özne olmaktan çıkarılıp “dinbazlık” ve onun temsilcilerinin özneleştiği bir başka patrimonyalizme AKP ve Erdoğan’la açıldık.

Üstelik AKP dinbazlığı, patrimonyalizmi iyice katmerlendirip onu daha da “kutsî”, “ilahî”, “metafizik” bir çehreye bürüdü.

***

Sonuç olarak Türkiye’de her dönem, teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, dünya sistemi nereye yol alırsa alsın, kapitalizm de burjuvazi de ekonomi de piyasa da devletin “kollayıcı” kudretini kabul ve ona itaate dayalı patrimonyalizme tâbi oldu.

Elbette bugünün dünyasında neo-liberalizmin çöküşü, küreselleşmeye dönük pembe hayallerin dağılması, içe kapanan ekonomiler, devletlerine sığınan şirketler; yani bir dolu “post-kapitalist” belirsizlik ve endişeyi de bu yerel-tarihsel dinamiği destekleyip besleyen dış etmenler olarak belirtmeden geçmemek gerekir.   

Vaziyet bu olunca, ellerinde “mobil”lerle küresel bir medyatik sosyalleşme içinde hayatını sürdüren nesil de işte, iletişim dendiğinde sadece radyo ve telefondan (o da sınırlı kapasitede) yararlanabilmiş büyük-büyük-büyük anne ve babalarının dönemindeki gibi “devlete kapılanma”yı düşünüyor sadece. 

Tâ Osmanlı toprak sisteminden kalma tabirle devletin bahşettiği “arpalık”larla idare etmeyi girişimciliğe, ticarete atılmaya, kendi işlerini kurmaya yeğliyorlar.

Nasıl yeğlemesinler?!..

İnternet ve onun içinde Instagram, Twitter, YouTube onlara ne kadar çekici gelirse gelsin; orada ne üretmeye meylederlerse etsinler biliyorlar ki bu dijital ticari-endüstriyel ortamlardan para piyasalarına kadar tüm ekonomi, dinbaz patrimonyalizmin şahikası bir zatın iki dudağı arasında…

***

Ne yapsın ne etsin bizim Z-kuşağı?!..

Dinbaz patrimonyalizmin ticari kariyerini sıfırladığı, yılların isim yapmış medya patronlarının hazin sonunu mu dikkate almasınlar?

Dinbaz patrimonyalizmin heyheylenmeleri karşısında geleceğini risk altında görüp başka ülkelerin vatandaşlığına geçen Türkiye kapitalizminin en üst düzey gruplarını mı göz ardı etsinler?

Dinbaz patrimonyalizmin yüzde 99 nokta 9’u ile yandaşlaşmış, böylece bir “Kuvvet” olmaktan çıkıp “memurlaşmış” medyasını mı yok saysınlar?

Dinbaz patrimonyalizmin darmadağın ettiği bir ekonomide şu ara ha bire batan, bankalardan yeniden yapılandırna isteyen, konkordato ilan eden şirketleri mi görmezden gelsinler?..

Böyle bir ortamda onlar, sadece yüzde 6 oranında gelecekte kendi işlerini kurmak isterken, yüzde 43 gibi hâkim bir oranla devlet memuru olmak istiyorlar.

Özel sektörde çalışmak isteyenlerin oranı yüzde 23; geri kalan yüzde 18 de aile mesleğini sürdürmekten öte bir hayale sahip değil.

Rekabet isteyen, girişimciliğe yönelik mesleklere hiç mi hiç ilgi duymuyorlar. Rekabetten uzak, "garantici" arayış içinde sabit gelirli bir memur olmak, onlar için en büyük hayal… 

Yüzyıldır aynı noktadayız yani: Salla başını, al maaşını!..

Ne demişti 1980’lerde Turgut Özal: “Benim memurum işini bilir.”

İşte buyurun, bizim Z-kuşağı da biliyor işini!..