• 4.02.2019 00:00
  • (1979)

 Netflix’te 8 bölümlük 1’inci sezonu birkaç hafta önce yayına sunulan İngiliz komedi-drama dizisi “Sex Education”, cinsellik bağlamında hayli “sert” bir kurgusal örüntüye sahip olmakla birlikte asla es geçilemeyecek tematik içeriğiyle “sosyolojik” açıdan seçkinleşen bir yapım…


16-17 yaş ergenlik-sonu gençlerin hayatının “normal”i olmuş cinselliği olgusal/sorunsal çerçevede ve heteroseksüaliteden LGBTİ dilimlere kadar açılan yelpazede bir okul ortamında irdeleyen dizi, annesi seks-terapisti olan Otis'in (Asa Butterfield) kendi kuşağının seks-terapistliğine (!) okulun popüler ve asi kızı Maeve (Emma Mackey) eşliğinde soyunmasıyla açılıyor. Ergen dünyasının, okul müfredatında da yer alan dersler eşliğinde olsa olsa bir cinselliğe hazırlık evresi olmanın çok ötesine geçtiğini; cinselliğin bu dünyanın temel, aslî, merkezi bir etkinlik ve meselesi haline geldiğini izliyoruz dizide… Öyle ki derste bir öğretmenin kadın ve erkek cinselliği üzerine verdiği bilgiler nasıl da naif, masum ve çoktan aşılmış kalıyor!.. 



Ve cinsellik söz konusu olduğunda, kürsüde ders anlatan yetişkin öğretmenden onu dinleyen öğrencilerin mi; yoksa o öğretmenin, karşısındaki ergen öğrencilerden mi öğrenecekleri var?.. Gayet komik ve dramatik bir akış içerisinde bu sorunun cevabı üzerine eğlenceli bir hüzünle düşünüyoruz!..

Aslına bakılırsa, kimin “ergen” kimin “yetişkin” olduğuna karar verme noktasında zorluk çektiğimiz bir sosyo-kültürel tablo bu. Okulun koridorlarında da dersliklerinde de bahçesinde de akıp giden söylem ve pratiğe baktığımızda fiziksel-biyolojik olarak ergen ama “kültürel” olarak yetişkin bir öğrenci kadrosu ile yüz yüze gibiyiz. Öte yandan onların ebeveyn ve öğretmenlerine baktığımızda da fiziksel olarak yetişkin ama kültürel ve “ruhsal” olarak ergenliğe adeta geri dönüş yapmış karakterlerle karşı karşıyayız sanki…

Bu kültürel altüst olmuşluk hali, yörüngesini cinselliğin belirlediği bir hayatın akışına yönelik düşünce ve soruları zihnimizde kışkırtarak seyrimize sunuluyor. Dolayısıyla adı “Sex Education” olsa da dizi esasen bir "kültürel-kategori" olarak cinselliğin insanın tarihsel serüveninde nereden nereye geldiğine de, gelinen noktanın arka plânında yer alan tekno-ekonomik ve toplumsal-kültürel dinamikler üzerine de sorunsallaştırıcı mahiyette “eğitici bir ders” gibi takip ediliyor. İzlerken “haz ilkesi” kavramıyla Freud’ü, “Cinsel Devrim” kitabıyla Reich’ı, “Cinselliğin Tarihi”yle de Foucault’yu anımsayıp yanımıza çağırırken yakalıyoruz kendimizi!..



Elbette cinselliğin ergen dünyasındaki “oylumlu” yerini traji-komik sekansların akışında izlerken asıl altı çizilenin (sinema ve dizilerde hanidir işlenen) Batı’da bireyin karşı karşıya kaldığı yabancılaşma, yalnızlık, kimsesizlik, umursanmazlık, değersizleşmişlik gibi “modern” psiko-kültürel sorunlar olduğunu fark ediyoruz. Bireyci, rekabetçi, tüketimci etik ve erek peşinde bir “teknopoli-kölesi” haline gelmiş insan varlığının hüzünlü ve ürkütücü durumunun resmedilmekte olduğunu anlıyoruz.

Ve yine başka pek çok kurguda olduğu gibi, tüm erozyona uğramış, çözülmüş, tükenmiş ve dağılmış halde vahim görüntüsüne rağmen ailenin hâlâ “son sığınak” olarak elde tutulmasına yönelik bir telkinle karşı karşıya olduğumuzu hissediyoruz.



Bunların ötesinde dizinin belirtilmeden geçilmemesi gereken bir diğer kıymetli katkısı, “aşk-cinsellik denklemi”nin günümüzdeki kurulumuna ilişkin dokundurmaları…

Cinsellik, yani şehvet, yani tutku elbette aşkın “yongası”, ayrılmaz parçası, olmazsa olmazı. Daha önce de yazıp tartışmaya açtığım üzere aşk için, insan türünde cinselliğin kutsal halesi demek de, şehvetin şefkatle buluşması demek de mümkün... Ve aşkın bu “seks çekirdeği”, tarihsel süreçte ekonomi-politik düzen bağlamında farklı dönemlerde farklı kültürel telakkilerle değerlendirilmiştir. Modern-öncesi kırsal/tarımsal yaşam biçimi içindeki “geleneksel” toplumlarda mesela, aşkın “kültürel” algısı ve kurgusu, cinselliği bastırmaya dönüktü. O yüzden “kavuşamazsın, aşk olur”du ve âşıklar genelde kavuşamadan (sevişip birleşemeden) sonsuzluğa uğurlanarak hikâye edilirdi.

Modern-endüstriyel yaşam, kadını kamusal alana, yani sokağa, iş yaşamına ve erkekle yan yana, yüz yüze, iç içe bir konuma soktuğunda aşkın cinsellikle bağı daha bariz şekilde dışa vurulur oldu kültürel algı ve imgelemde…

Sonrasında post-modern, post-endüstriyel küresel-dijital bir "tüketim" dünyasında bu defa cinselliğin aşkı bastırdığı, geri plâna ya da kıyıya ittiği, hatta kadın-erkek ilişkilerinde “külfet” kıldığı bir gündelik hayat akışı kendisini gösterdi. Cinsellik yetişkin dünyasıyla da sınırlı olmayan şekilde işte “Sex Education”da gayet çarpıcı, etkileyici ve ikna edici şekilde kurgulandığı üzere ergen dünyasında da “norm” kılındığı noktada aşk (yani tutku ve şehvetin “şefkatli bir bağlılık”la tamamlanmışlığı) bir “anomali”, uzak durulması gereken, riskler barındıran bir duygusal motivasyon sayılır oldu.


Geleneksel tarım toplumlarında risk, cinsellikti ve o yüzden “cinselliksiz aşklar” kurgulanmaktaydı.

Günümüz post-modern, post-endüstriyel tüketim toplumlarında ise risk, “aşk”; yani birisine dürtüyle değil duyguyla ve şehvete eşlik eden bir şefkatle bağlanmak… Bu yüzden “aşksız cinsellikler”le açılıyor kurgu bahçelerimiz. Ama oradan ıkına-sıkına, ite-kaka, zorlana-zorlaya aşka kapı aralamaya çalışıyoruz!..

Tıpkı “Sex Education”da izlediğimiz gibi…

Yabancılaşmanın “doğa”ya, emeğe ve (“öteki”) insana olmaktan öte insanın kendi varlığına, bedenine-benliğine yönelik hale geldiği post-modern tüketim kapitalizmi dünyasında, o dünyanın kalbi denilebilecek bir coğrafyada cinselliğin hem bir “norm” hem de “müsekkin” işlerliğinde olduğu toplumsal duruma sıkı bir eleştirel ve sorgulayıcı müdahale bu dizi… Ergeniyle-yetişkiniyle halihazır insanlığımız mevzu bahis olduğunda, “hazzı kazı, altındaki hüznü bul” diyen açık sözlü bir yapım…



Elbette bugün bu topraklarda “ataerkil ergenlik” ile cinselliğe dönük dinbaz fobi ve ikiyüzlülüklerin sarmaş dolaş olduğu bir iktidar döneminde benzeri ama bize özgü yanları da olan böyle açık sözlü kurgulara imkan yok. Fakat dindar-muhafazakâr ergenlerimiz dâhil olmak üzere, “Sex Education”da kurgusal yansımasını bulan “çağ hali”nin karşılıklarının bu toplumda da olduğundan adımız gibi eminiz!..

Son olarak Çağan Irmak’ın “aşksız-cinsellikler"e savrulmuşluk açısından bizim coğrafyamızın bir “etnofilmografi”sini başarıyla sunduğu “Issız Adam” filmini de unutmayıp hatırlatarak noktalayalım.