• 27.06.2019 00:00
  • (1167)

 Modern dünyayı açıklama yolunda hepimiz için anahtar mahiyette bir “dünya sistemi” kavram ve kuramı geliştirmiş sosyolog Immanuel Wallerstein, 11 Eylül (2001) hadisesinin hemen ardından yazdığı Amerikan Gücünün Gerileyişi – Kaotik Bir Dünyada ABD (Metis, 2004) başlıklı kitabında çok çarpıcı bir soru ile açılış yapar. Şöyle:

“ABD’nin önümüzdeki on yıl içerisinde dünya meselelerinde tayin edici güç olma konusunda gerilemeyi sürdüreceğine pek şüphe yok. Asıl soru, Amerikan hegemonyasının azalıp azalmadığı değil, ABD’nin zarafetle, dünyaya ve kendisine asgari zararı vererek düşmenin bir yolunu bulup bulamayacağıdır.”

***

2000’lerin ortasından bugüne kadar geçen aşağı yukarı 15 yıllık sürece ABD hegemonyası açısından bakıldığında Wallerstein’in, öngörüleri nasıl da doğru çıkmış bir sosyal bilimci olduğunu düşündüren yukarıdaki ifadelerini, bugün Türkiye’de de AKP bağlamında işlerliğe sokmanın uygun olacağı kanısındayım.

Bu ülkede AKP hegemonyası, dünyada ABD hegemonyası kadar uzun süreli de olmadı tabii. Wallerstein, İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte başlayan ABD hegemonyasının aslında ilk sarsıntısının Vietnam Savaşı olduğunu kaydeder.

Demek ki yaklaşık 20 yıllık, görünüşte bir “parlak” dönem sonrasında ABD sürekli olarak irtifa kaybeden bir süper güç olarak karşımızdadır. 2001’de yaşanan "11 Eylül" ile gerileme süreci daha da hızlanmıştır.

Bugün geldiğimiz Suriye iç savaşı sonrası süreçte de ABD cephesinde yaşanan trajik gelişmeler ardından, bu trajediden çıkan bir komedi olarak Trump ABD’si, Wallerstein’in sorusuna binaen, “düşüş”ün hiç de zarafetle olmadığını; gayet trajikomik bir düşüşle karşı karşıya olduğumuzu düşündürmekte.  


Immanuel Wallerstein

***

Demek ki başlangıcı, yükselişi, duraklayışı, gerilemesi ve düşüşü ile ABD hegemonyasının hepi topu üç çeyrek asırlık tarihi var. AKP’nin bir “hegemonik parti” olarak bu memleketin ufkunda yükselişi ve o yükselişten sonra şimdi geldiği düşüş noktası ise aslında çok daha kısa bir süreç.

Belki kişisel olarak hissettirdikleriyle hepimize çok uzun gelmiş olabilir; ama tarihsel zaman akışı itibarıyla aslında 7-8 yıllık kısa bir yükseliş ve düşüş dönemi olduğunun söylenebileceğini düşünüyorum AKP’nin…

Ve bu, 2011 sonrasından zamanımıza kadar gelen bir süreçtir.

***

AKP’nin 2002’de yüzde 34,42 oyla iktidara gelişi, bir hegemonik güç olarak Türkiye’nin kaderini belirleyebilecek noktada olduğu anlamına gelmemekteydi. 2002’den 2007’ye kadar olan süreç, onun siyasi anlayış ve pratiğini topluma kabul ettirme ve (madem Wallerstein’le başladık, ondan ilhamla ifade edersek) “dünya sistemi” içinde kendini meşrulaştırma yolunda çaba sergilediği bir dönem olarak değerlendirilebilir.

Bu dönemde siyaset dili kapsayıcı ve birleştiricidir. Parti-içi işleyiş, kolektif ve çok seslidir. Ayrıca bir dinî cemaatin moral (psiko-kültürel) iktisadi ve küresel katkısına dayalı bir ittifak stratejisi içinde yol alınmaktadır. Nihayet, mevcut nizama (statükoya) da kendini uyarlama derdi baskındır.

Cumhurbaşkanlığı seçim (367) krizi, ona eşlik eden 27 Nisan e-Muhtırası, ardından gelen genel seçimde elde edilen yüzde 47 oyla, 2007’den başlayarak 2011’e kadar geçen ikinci dönem ise AKP açısından mevcut kurulu düzenle yer yer hukuku da ayaklar altına alarak sürdürülen kıran kırana bir mücadele süreci oldu. Bu süreçte yine “dünya sistemi”nin desteği onun arkasında olarak ve ittifak ortağı malûm cemaatle el ele kol kola gönül gönüle yol alındı.

Ardından 2011 genel seçimlerinde ülkenin neredeyse yarısının (yüzde 49,95) kitlesel desteğini arkasında bulmasıyla başlayan süreçte AKP işte o zaman hegemonik bir parti haline, lideri de artık “eşitler-arasında-birinci” olmaktan öte kendisini bir mutlak-muktedir hissetme noktasına geldi.

***

O halde bizim AKP hegemonyasına, liderinin despotlaşmasına, bağlantılı olarak da dinbazlık dayatmasına uğrayışımız, esasen 2011 sonrasının bir karakteristiği...

Ve yine Wallerstein’e kulak verecek olursak, nasıl ABD’nin 1945’ten itibaren dünyada hegemonik güç haline gelişine yol açan başarı, derhal onun hegemonik çözülüşünün koşullarını yaratmışsa; AKP’nin hegemonik güç olarak 2011 seçimleriyle kazandığı başarı da hemen ardından onun hegemonik çöküşünün koşullarını hazırladı.

Artık mutlak-iktidar yozlaşmasına uğramış bir parti ve güç zehirlenmesi içinde kendini her şeye muktedir sayan; siyasi, ideolojik, kültürel yönden kendisinden ayrı düşen ve düşünen herkesi düşman sayan bir lider vardı ortada.

“Gezi” (2013 Haziran), hegemonik çöküşün ilk büyük çaplı kitlesel işaret fişeği idi.

Adına “inşa süreci” diyerek, topluma kendi dinbaz akıllarınca yeni bir yaşam biçimi dayatma yolunda sergiledikleri hoyrat, nobran ve şedit siyasi tavra karşı atılmış bir kültürel çığlıktı Gezi…    

Onun sosyolojik önemini inkâr ederek siyaseten ezdiler. Onu anlamaya değil, (“Gezi-zekâlılar” diye) aşağılama cihetine gittiler. Gezi'de yer alan toplum kesimlerine yönelik, “Yüzde 50’yi zor tutuyorum” diyerek kutuplaştırma siyasetine kapı açtılar.

***

“17-25 Aralık” (2013), din diye diye mangalda kül bırakmazken nasıl dinbazca yolsuzluklara, kul hakkı yemelere meyyal/teşne olduklarının ifşası ve bir diğer “hegemonik çöküş” işareti idi. Üstünü örtüp onca yıl “iktidar kankalığı” yaptıkları ama artık kan düşmanı oldukları cemaati kriminalleştirme ve lanetlemeye vesile ettiler bu süreci…

Yollarını ayırdıkları cemaate de hiç güvenmeyen kendi kitleleri, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinde onların arkasında durdu ama 7 Haziran 2015 genel seçimlerinde “Durun artık yeter” diyerek bir başka işaret daha vermekten geri kalmadı. Bu çöküş işaretini de mutlak iktidar arzusunun körlüğüyle görmezden gelerek, yıllarca dillerinden düşmeyen “barış süreci"nden sonra ülkeyi yeniden çatışma ortamına sokup kazandıkları 1 Kasım 2015 tekrar-seçimi ile onu bastırmayı tercih ettiler.

“15 Temmuz” (2016) meş’um darbe girişimi bunlara “dabbe” idi; yani bir kıyamet alâmeti olarak yerden biten ve bünyeye sirayet eden bir yaratık ("dâbbetü'l-arz") ya da bir başka anlamıyla,  “ağaç kurdu”… 

Ve malûm, her ağacın kurdu da kendinden olurdu!..

Ama bunu da mutlak iktidar sarhoşluklarını uzatmak için, yaşanan felakette hiçbir dahli ve sorumluluğu olmayan muhalif toplum kesimlerini ezme yolunda (olağanüstü hal uygulamasıyla, KHK’larla) fırsata çevirdiler.

***

Geldik 2017, 2018’e… Referandum’da bir dolu şaibe eşliğinde kıl payı ve toplumun topluca onayını hiç aramaksızın, “Başkanlık atı”nı alıp Üsküdar’ı geçtiler!

Sonra parlamentoyu sıfırladılar; kuvvetler ayrılığını “giderdiler”; hukuku “guguk”, bağımsız yargıyı göbekten bağımlı kıldılar; basını-medyayı zavallı bir yandaşlığa tâbi hale getirdiler; üniversiteyi ezdiler, akademik özgürlüğü yok ettiler, düşünceyi tutsak aldılar.

Bu süreçte dünyada da Türkiye’de de hatta kendi bünyeleri AKP içinde de yalnızlaştılar.

Aslında ortada parlamento, hukuk, yargı, medya, akademi kalmadığı gibi AKP de kalmadı.

Bir “tek-adam-yalnızlığı”ndan başka bir şey kalmadı ortalıkta.

***

Hegemonik düşüş, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinde artık ayan beyan, adeta “Yangın var”casına ortadayken, bu defa da yangına körükle gittiler ve seçimi yenilettirdiler.

Sonuçta şimdi 23 Haziran’da uğradıkları ağır hezimet sonrası yapacak hiçbir şeyleri kalmamış olarak paralize bir görüntü sergiliyorlar.

Yıllarca “kral çıplak” diyen herkesi kırdılar geçirdiler, esaret ve ezaya mahkûm ettiler. Şimdi kendi “kraldan çok kralcı”ları tarafından dahi terk edilme, hatta tel’in edilme noktasına geldiler.

Hiç kuşkunuz olmasın, ilk taşı atacak olanlar, 7-8 yıldır kendilerini en çok baş tacı etmiş olanlar olacaktır!..

***

Amerikan gücünün yükselişi ve düşüşü üç çeyrek asır aldı.

AKP’nin bir liberal İslam “serap”ı olmaktan çıkıp faşizan dinbazlık gerçeği olarak somutlaşmaktan ibaret hegemonik yükseliş ve düşüşünün ise 10 yılı bile bulmadığını söylemek yanlış olmaz.

Şimdi asıl mesele bu “düşüş”ün nasıl olacağı…

Gözlerini iyice karartıp kendileriyle birlikte bütün memleketi de aşağı çekerek mi düşecekler?..

Yoksa had bilir bir olgunlukla ve ülkenin tüm farklı kesimlerinin anlayış, feraset ve desteğiyle; aynen Ekrem İmamoğlu’nun o hem eğlenceli hem de çarpıcı seçim reklamında olduğu gibi, rakip sayıp nefret ettiğinin uzattığı yardım elini tutup bir yumuşak inişle ne kendilerine ne de başkalarına zarar vermeden mi düşecekler?

Bakalım, göreceğiz…

Zarâfetle mi düşecekler, yoksa zelâletle mi?..