Türkiye, azmettirici iktidarların desteğiyle gerçekleşen iş cinayetlerinin sıradanlaştığı bir rant ülkesi oldu. Betonarme müteahhitleri ve onları çevreleyen taşeron kalkanının yarattığı istatistik, emek sektörü mahallinde gelişen cinayet ekonomisinin kan döktükçe hesap vermekten kaçındığını ve giderek arsızlaştığını gösteriyor.

2014’ün ilk 8 ayında bin 270 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetmiş.

Sadece Ağustos ayında yaşamını yitiren işçi sayısı 158… Katledilen işçilerin çoğu, kuru bir yevmiye karşılığında sigortasız çalışan işçiler.

Türkiye’de sürekli ve düzenli olarak her gün 4 işçi ölüyor; Türkiye, Avrupa’daki ölümlü iş kazalarında birinci, Dünyada ise Çin ve Meksika’dan sonra üçüncü.

2004 yılından itibaren madenlerdeki iş kazaları dört kat artmış.

Madenlerde, tersanelerde ölen insanların birçoğu göç edenler ve her yüz gün içinde, Soma katliamından daha fazla insan ölüyor.

İş kazası adı altında madenler, binalar, tersaneler ve memleketin bil fiil üretim sathı tabutluğa dönerken, tarihin en korkunç toplu cinayetlerine kayıtsız kalan ‘’fıtrat’’ hükûmeti, ‘’şehitlik’’ ödülleri ve ‘’dünyalık’’ tazminatlarıyla toplum vicdanını örseleyen ceza indirimlerine başvuruyor.

Hukuk’un, temel insan haklarının, iş güvenliğinin, yerinde denetimin askıya alındığı Türkiye,  rantiyenin cennetine dönüşürken, topraktan sermaye biriktiren Anadolu ve Rumeli kaplanları yoksul çaresizlerin cesetleri üzerine çelikten kulelerini bir bir inşa ediyor.

Para hırsının ortaya çıkardığı pervasızlık profili, yeni tip siyaset erbabını finanse eden ATM’lere dönüşürken, muhafazakâr söylemin içerdiği dinginliğin aksine, son derece dinamik bir zenginleşme serüvenini yaşayan hükûmet ehli, AB ile müzakerelerinde hiçbir engel olmadığı hâlde ‘’çalışma ve yaşama koşullarının AB standartlarında iyileştirilmesini öngören iş hukuku, işçi sağlığı ve güvenliği’’ konulu 19 numaralı faslı bir türlü açmıyor.      

Olmayacak gibi görünüyor. Bir kez daha 150 yıl öncesine; onun Avrupa merkezli kaotik ve kuralsız büyüme koşullarına dönülürken, İstanbul yeniden empati ve dayanışmanın coğrafyasına başkent olmadıkça bu ölümlerin arkası kesilecek gibi görünmüyor.

Yananlar yandıkları çadırdan, düşenler inşaat zeminlerinden ayağa kalkmadıkça… Yoksul evlerine düşen ateş sadece düştüğü yeri yakarak değil, değdiği her vicdanı ayağa kaldırmadıkça ve o ateş devşirme kapitalizmin sahte yüzünü kızartmadıkça, o asansörler hep düşecek gibi görünüyor.

Soma'da yaşam odalarını emekçiye fazla gören zihniyet mahkum edilmedikçe; Naylon çadırda yanarak küle dönen gurbetçi işçilerin çığlığı deliksiz uykularımızı kaçırmadıkça; Her bir katı alınteri, gözyaşı ve gurbet sızısı üzerinde yükselen yıldızlı AVM'lerin sahipleri, jöleli saçlı küçük beyler ve göbekli patronlar torba yasalarla korundukça; Ve taşeron ve sömürü ve emek sömürüsünün lûgatımızdaki yeri daraldıkça; Dayanışma duygusu örselenmiş eşitlik ülküleri ve rezidans labirentleri arasında yolunu arayan yeni dünya özlemleri yeniden düşlenmedikçe; Gelecek güzel günlere dair yazılan ideallerin taşıdıkları derin mânâ, yükselen kafeslerin beton harcı içinde azar azar eridikçe; Göğü delen yüksek kuleler onları inşa eden yoksul yapıcıların sofralarını büyütmedikçe; Umut, güven, yoldaş selamları ve nihayet kavgamız büyümedikçe; İçinde bizim de olduğumuz o asansör yine düşecek!..

  • Abone ol