• 22.03.2021 07:01
  • (219)

Birkaç aydır sözlü olarak mesajlarla zaman kazanan Merkez Bankası, sonunda faizleri 2 puan arttırdı. Mali piyasalarda bankaya atfedilen beklenti ise 1 puanlık faiz artışı yapacağı yönündeydi.

Peki niye böyle oldu?

Göreve gelir gelmez faizleri 20 Kasım’da yüzde 10.25’ten yüzde 15’e çeken Başkan Naci Ağbal, son faiz artışını 25 Aralık’ta 2 puan olarak yapmıştı.

Aralık sonundan bu yana 2 buçuk aydır, yüksek seyreden enflasyon ivmesine karşın faiz artışı yapmayıp sözlü yönlendirme ile idare etmeye çalışmıştı.

18 Mart toplantısında, 2 puanlık ilave faiz artışı yaparak, görünüşte piyasadaki beklentinin önüne geçerken, aslında geride kaldığının telafisini yapıyordu.

Ağbal’ın son sözlü iletişim hamlesi, Merkez Bankası’nın web sitesinde blog yazısı yayımlamak olmuştu. Burada, “Güven, ekonomi yönetiminin temel kurumlarından biri olan merkez bankaları için de büyük önem taşır. Para politikasına güven duyulduğunda daha etkin olur, beklentileri iyileştirme gücü artar. Bu çerçevede, bir merkez bankasının amacına ulaşmak için atması gereken ilk adım ekonomik aktörlerin para politikasına güvenmesini sağlamaktır. Görevini başarıyla yerine getiren bir merkez bankası istikrarlı ve üretken bir ekonominin kapısını açar. Kısacası güven veren, fiyat istikrarına odaklanan bir para politikası uzun vadede toplumsal refahın anahtarlarından biridir” diyordu.

Peki Ağbal neden 2 buçuk ay bekledi?

Sözlü yönlendirme ile idare ettiği zaman zarfında, Ankara’da Beştepe’nin sözünü verdiği reformların ilan edilmesini tabii ki.

İlan edilmesi ise uzadıkça uzadı. Ta ki kurlar yukarı doğru hareketlenene kadar. Önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın partisinin İzmir Kongresi’nde damadı eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’a ‘iade-i itibar’ nitelikli sözleri sarf etmesiyle, “geri mi dönüyor?” tedirginliği ile, sonra da ABD’de enflasyon kaygılarının tetiklediği tahvil faizlerinin yükselmesi ile kurlar yukarı doğru hareketlendi. Çok kısa sürede yüzde 7-8’lik bir kur artışı gözlendi.

Kurlar yükselir de kurların zirve yaptığı Kasım başında “Hukuk ve ekonomi reformu geliyor” taahhüdünün kurları gerilettiği düşüncesi akla gelmez mi? Aynı ‘anahtarı’ kullanma fikri akla gelmiş olmalı. Aslında o dönemde kurların gerilemesinde, Bakan ve Merkez Bankası Başkanı’nın görevden uzaklaştırılması ve yeni atamalar, faiz artışı etkili olmuştu.

Hemen yeniden reform söyleminin ipine sarıldı Ankara.

 2 Mart günü ‘hukuk reformu’ niyetine kes yapıştır “İnsan Hakları Eylem Planı” açıklandı, 11 Mart günü de “ekonomi reformları” açıklandı.

Ama apar-topar hazırlandığı ambalajından da belli olan reform metinleri ortaya çıktı. Öyle ki reform diye yazılan maddelerin hangi vadede hangi kuruluşça yapılacağı bile yazılmamıştı. Buna işaret edilince de Salı gününe (23 Mart) yetiştirileceği açıklaması geldi Bakan Lütfi Elvan’dan. Öyle ki İngilizcesi bile hazırlanamamış; ama Bakan Elvan bunu, çok merak edilip sorulduğu biçiminde aktardı. (Doğal değil mi? 15 sayfaya sığacak bir metni 98 sayfalık bir belge haline getirip sadece İngilizcesi olmadan Türkçe yayımlarsanız merak edilir)

Bu reform paketlerinden beklenen şu olmalı; reform sözlerinden kamuoyunun ikna olması halinde ekonomi politikası yürütücülerinin işinin kolaylaşması.

Her iki paketin içi boş, sözlerinin de uygulamada tersi yapıldığı için hiçbir etkisi olmadı. Öyle görünüyor ki Ağbal da bunun farkında ve faiz arttırma kararını aldı.

Bu aslında, küresel koşullarda ortaya çıkan gelişmekte olan ülkeler için olumsuz seyir de hesaba katıldığında, çok daha geç olmadan alınmış bir karar olarak görünüyor.

Türkiye’de reform taahhütleri ile ortaya konan paketler güven sağlamış olsaydı yurttaşların yabancı para mevduat tutma, altın tutma tercihleri TL lehine değişebilirdi.

Ağbal da bu fotoğrafı rahatlıkla görebiliyor. 2 puanlık faiz kararı, ters dolarizasyon alanında reformların ilanından gelecek bir yarar beklenmediğinin de işareti. Yani “iş başa düştü” mesajı bir bakıma.

Ne yazık ki bu döngü tekrarlanıp duracak.

Merkez Bankası eliyle negatif reel faiz ortamı sağlayıp, BDDK eliyle bankaları kredi vermeye zorlayarak devasa kredi büyümesi yapıp, TL’den kaçış ortamını yaratıp döviz rezervlerini eritiyorsunuz; sonunda el elde baş başta kalıp tek enstrümanla kalıyorsunuz. Döviz gelmiyor, faizi arttırmak zorundasınız.

Bir başka unsur da siyasi atmosfer; baskıcı bir otokratik bir yönetim tarzı ile yönetip hukuku siyasi talimat altında bırakıyorsunuz, sonra da yurttaşın parasını başka ülke paralarına yatırmaktan uzaklaştırmak için ikna etmeye çalışıyorsunuz.

Paylaştığı bir haber tweeti için milletvekiline siyasal nedenlerle mahkemelerden ceza çıkartıp milletvekilliği düşürülen, 6 milyon oy alan bir partiyi kapatmak için davalar açılan ülkede ekonomi yönetiminin de elinde kalan sopa ne yazık ki faizleri yükseltmek.

Ne yazık ki tek başına faiz artışının buna bir faydası yok. Faizi yüzde 25 yapsanız TL’ye dönüş yaratılabilir mi? Yanıtım, hayır.

Ekonomi siyasetin aynasında yürüyor. Siyaset otokrasi girdabına kapıldıkça ekonomide de kur dalgalanmaları ve sonu sert faiz artışları ile aynı yerde patinaj yapmaya devam edecek. Fatura ise işbaşında olmayan ve yoksullaşan milyonlara.

Uğur Gürses