• 24.04.2021 07:23
  • (240)

128 milyar dolarlık rezervin neden eritildiğine dair açıklama çabası giderek kendini yanlışlayan bir patikaya girdi.

İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Nurettin Canikli, Habertürk’te katıldığı bir programda, daha önce de sarf ettiği şu sözleri tekrarladı.

“Türkiye ekonomisi esnek kur uygulayan ekonomi. Yani dövizin fiyatı piyasa tarafından belirleniyor. 1990 yılında TL’nin konvertibl olduğu ilan edildi. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ‘bana getirilecek olan her TL’ye karşılık rezerv dövizi vermeyi taahhüt ediyorum’ demektir bunun anlamı.

…/…

“Piyasada dolara talep varsa, dolar talebi piyasa dinamikleri tarafından karşılanamıyorsa, TL’nin konvertibli olması yüzünden bu talebi Merkez Bankası karşılaması gerekiyor. Eğer bu taahhüdünün gereği talep edilen dövizi vermek zorunda. Bir talep var TL’den dövize geçme talebi. Piyasa karşılamıyorsa Merkez Bankası karşılıyor. Aksi halde temerrüde düşer. Temerrüt ne demektir? İflas demektir. Yoğun bir döviz talebi sorunsuz karşılanan bir ekonomi yok şu anda dünyada. Esas sorun eğer bu talep ortadayken siz bunu karşılamamışsanız Türkiye Cumhuriyeti devleti yükümlülüğünü yerine getirememiş, bu kelimeyi kullanmak istemiyorum ama iflas anlamına gelir bu. Turizmde sıkıntı yaşanmamış olsaydı bu talebin önemli bölümü piyasa tarafından karşılanmış olacaktı ve Merkez Bankası kaynakları kullanılmayacaktı.”

(Siyah vurgular bana ait-UG)

Özetle Canikli’nin kafasındaki konvertibilite kavramı, kim Merkez Bankası’na TL getirirse bankanın bu dövizi satması, karşılaması zorunluluğu olarak tanımlı.

Daha önce de paylaşmıştım. Konvertibilite, Canikli’nin kafasında tahayyül ettiği gibi bir kavram değil, bir zorunluluğu ise hiç içermiyor. Esnek kur sisteminde de böyle bir zorunluluk yok.

En yakından, bizatihi Merkez Bankası’nın yaptığı “konvertibilite” tanımını paylaşıp, ardından ne olduğunu anlatalım.

Merkez Bankası “konvertibilite” kavramını şöyle tanımlıyor: “Bir ülke parasının, döviz piyasalarında başka bir ülke parası ile serbestçe değiştirilebilmesi ve uluslararası ticari işlemlerde değişim aracı olarak kullanılabilmesidir.

Dikkat edilecek olursa Merkez Bankası alım ya da satım taahhüdünde bulunmuyor.

Konvertibilite kambiyo rejimi ile ilgili bir kavramdır; kur rejimi ile ilgili ya da kamusal ya da parasal bir otoritenin alım-satım nitelikli bir taahhüdünü taşımaz. Benzetme yapılacak olursa konvertibilite ‘oyunun serbestçe oynanabileceği, topun serbestçe taşınabileceği, el değiştirebileceği sahayı” temsil eder. “Hakemin oyunun kurallarıyla bağlantılı olarak belirleyeceği kararları, hükümleri” değil.

Aslında bu kavram hiç de yeni değil.

19. yüzyılın sonlarından 20’nci yüzyılın başlarına kadar konvertibilite, genellikle, herhangi bir kısıtlama olmaksızın belli bir fiyattan paranın altına çevrilmesini ifade ediyordu. Aslında bu, “altın standardının” ana temeliydi. Merkez bankaları altın karşılığı para basıyor, bu paralar kendisine döndüğünde altınları iade ediyordu.

Artık böyle bir konvertibilite tanımı kalmadı; altın standardından itibari paraya (fiat money) geçildikten sonra.

Paranın konvertibilitesi, aynı zamanda esnek kur rejimlerini de gerekli kılar. Buraya döneceğiz, ancak tekrar konvertibiliteye bakalım.

Hukuksal tanımlama

1964’te Gürgan Çelebican’ın yazdığı “Konvertibilite” adlı yayında, konvertibilite şöyle tanımlanıyor:

Ulusal bir para ile tespit edilmiş alacak haklarını veya bizzat paranın kendisini, hak sahibinin ikamet yerine, yabancı para talebindeki maksada bakılmaksızın ve önceden herhangi bir makamın resmi iznine gerek duyulmadan, cari döviz kurları üzerinden -sabit veya dalgalı kur- herhangi bir ülke parasına ve hatta mallara çevrilebilme konusu, ülkenin verdiği garantiyi ve tanıdığı serbestiyi ifade eder”

Aslına bakarsanız aradan geçen yarım yüzyıla karşın, halâ şahane bir tanımlama.

Uluslararası tanımlamalar da böyle. Bir paranın konvertibilitesi; her bir ekonomik birimin, birey, şirket veya kurumun, fiziksel ya da kaydi olarak, o ülkede yerleşik ya da yerleşik olmayanların, hangi amaçla olursa olsun o parayı serbestçe bulundurması, başka paralara serbestçe çevirebilmesi, serbestçe transfer edebilmesidir.

Konvertibilite, yukarıda not ettiğim gibi, bir kambiyo serbestisi içerir. Bunun koşulları, dış ticarette büyük ithalat ve ihracat kısıtlamaları olmaması, ayrımcı uygulamaların yer almaması gibi temel unsurların tamamlayıcısıdır.

Konvertibilitenin derecelerini belirleyen de işlem tiplerine ve yerleşik-yerleşik olmayanlara dönük kısıtlamaların derecesine bağlıdır.

Çelebican’ın 1960’larda yaptığı tanımlama gerçekten de konvertibilite tanımının kalbini oluşturuyor. Kamu garantisi mi dersiniz, Merkez Bankası taahhüdü mü dersiniz, Hazine garantisi mi; şunun altını çiziyor ki o da bu serbestinin garanti altına alındığı ülkelerin parası konvertiblidir.

İktdarın 2018 sonrasında getirdiği, Türkiye’de kurulu bankaların yabancı banka ve finans kuruluşlarına TL borç verme yasağı, TL bacağının borç verme yönünde olan swap yasakları da TL’nin konvertibilitesini kısıtlamak demekti. Hala da var.

Konvertibilite tanımında ‘Merkez bankası kendi bastığı parayı getirene döviz satacak’, ya da ‘satmayı taahhüt eder’ diye bir tanımlama yok.

Peki böyle olamaz mı?

“Bir merkez bankası kendi bastığı parayı getirene döviz satmayı taahhüt eder” tanımlamasını “hard peg” diye tanımlanan “Para Kurulu” sistemlerinde yapmak mümkün olabilir. Para Kurulu sistemlerine, merkez bankaları kendilerine getirilen dövizleri kendi belirledikleri kurdan almayı-satmayı taahhüt ederler. Altın standardı kuralında olduğu gibi.

Tekrar altını çizelim; elmalarla armutları karıştırmayalım, bunu konuştuğumuz alan kur rejimleridir. Kur rejimleri, kambiyo rejimlerinin üzerinde işler.

Konvertibiliteyi oluşturan ana koşullarından biri, o ülkeye uygun gerçekçi bir kur seviyesinin geçerli olmasıdır. İkincisi ise döviz rezervlerinin yeterliğidir. Döviz rezervleri, girişlerin çok üzerindeki çıkışları belli bir süre karşılayacak düzeyde olmalıdır. Zaman kazandırıcı nitelikte yeterlilik gereklidir. Üçüncüsü, iç dengenin kurulmuş olmasıdır. İç kaynakların çok üzerinde tüketim ve yatırım harcamaları dengeleri bozabilir, sermaye ithal etmeye yol açabilir. Ülkenin ödemeler dengesi, konvertibiliteyi de baskılayacak kısıtlamalar olmadan dengede durabilmelidir. Son olarak da esnek döviz kuru rejimi. Tüm bunlar, konvertibilitenin işlemesini sağlar.

Kur rejimleri ise iki ana tanımsal kategori üzerinden bakılıyor; “de jure” yani ülkelerin kendi kur rejimlerini nasıl tanımladıkları, bir “de facto” yani fiilen uygulamadaki işleyişin hangi tanıma uyduğu.

IMF kur rejimlerini 10 gruba ayırıyor. Örneğin Para Kurulu (Currency Board) özetle şöyle tanımlanıyor; belli bir sabit kurdan yerel paranın değişimine açık biçimde yasal düzenleme ile ilan edilen taahhüdün olduğu rejim. Bu kur rejiminde, yerel para döviz varlıklarıyla destekleniyor, geleneksel merkez bankacılığının parasal kontrol, son borç verici olma özellikleri ortadan kalkıyor.

Yakın zamana kadar içinde olduğumuz “Dalgalı kur rejimi” ise herhangi bir kestirilebilir patikası olmayan kurların, büyük ölçüde piyasada belirlendiği kur rejimidir. Döviz kurlarına doğrudan ya da dolaylı müdahale sadece aşırı oynaklıklaradır. Kur seviyesi hedefli müdahaleler dalgalı kur rejimine aykırıdır.

Kaynak: IMF, EAER

Türkiye’nin son yarım yüzyıllık kur rejimi şöyle sınıflandırılabilir:

1981’e kadar “sabit kur rejimi” ara ara devalüasyonlarla geldi.

1 Mayıs 1981’den itibaren de günlük kur ayarlamaları başladı. Kambiyo kısıtlarında değişiklik yokken, Merkez Bankası kurları 1988’e kadar günlük ayarlamalarla, aylık perspektifte “enflasyon kadar devalüasyon” olarak bilinen kurala dayalı bir kur sistemi uygulandı. “real exchange rate rule” olarak adlandırılan, bu yöntem tam olarak nereye oturuyor tam belli değil. Burada dahi Merkez Bankası’nın döviz satma taahhüdü yoktu.

1988’de ilk Merkez Bankası müdahalesinin yapıldığına tanık oluyoruz.

1989’da ise kambiyo rejimi tam serbestiye geçirildi. 32 Sayılı Karar’la birlikte, yerleşiklere ve yerleşik olmayanlara döviz bulundurmak, döviz hesabı açmak, döviz transfer etmek, izin alınmaksızın serbest hale getirildi. Bu serbesti ile Türk lirasının konvertibilitesi ilan ediliyordu.

Bu serbesti öncesinde de sonrasında da Merkez Bankası’nın Hazine dışında hiçbir kuruma TL getirilmesi halinde döviz satma taahhüdü olmadı. Buna bankalar da dahil.

Özetel 1981-1999 arası dönem ikiye ayrılıyor; 1989 sonrası konvertibilite sonrası dönemdir. Kur rejimleri ise “enflasyon kadar devalüasyon” bazlı ama Merkez Bankası’nın belirlediği zımni patika etrafından küçük dalgalanmalara izin veren, gerektiğinde piyasaya müdahale eden farklı ve tam olarak adı konulmayan bir çerçevede uygulanmıştır.

1999 sonrasında ise 2001’e kadar ise “sürünen kur rejimi” (Crawling peg) uygulandı. Burada “Enflasyonu Düşürme Programı” içinde kurların seyri 1999 Aralık ayında baştan ilan edildiği için, önden ilan edilmiş bir sürünen kur rejimi (pre-announced crawling peg) olarak adlandırılıyor. (Bu adlandırmalar konusunda Murat Üçer’e fikri katkısı için teşekkürler).

Sürünen kur rejimiyle, önceden belirlenen bir kur patikası ilan ediliyor, sonrasında ise döviz kurunun bir süreliğine giderek genişleyen bant içinde dalgalanmaya bırakılması hedefleniyordu. Bu, dalgalı kur rejimine geçiş için ara dönemdi.

1999 sonu-2001 Şubat arası dönemde, kur rejimi “sürünen kur rejimi” iken, günlük olarak minimal artışlarla kurların seviyesi baştan ilan edilmişti. Enflasyonu Düşürme Programı” çerçevesinde de “örtülü bir Para Kurulu” politikası izlenmeye başlanmıştı. Buna göre, Merkez Bankası piyasaya sadece döviz karşılığı para verecek, tersi durumda da TL alarak bankalara döviz satacaktı. Öyle de oldu. Net İç Varlıklar kalemini -1.2 trilyon TL’de sabit tutacaktı. “Döviz geldikçe TL verilecek, döviz çıktıkça TL çekilecek” (Net İç Varlıkların artışı ya da azalışının, Net Dış Varlıklar kalemindeki değişime bağlandığı) mekanizmasıyla işledi.

Planlanan geçişlerden önce 2001 krizi patladığı için “Dalgalı kur rejimi” ilan edildi. 2002-2018 arası dönemde, çok dalgalı dönemler haricinde doğrudan müdahaleler yapılmadı. Yapıldıysa da Merkez Bankası her zaman olduğu gibi kendisini saklamadan açıkça yaptı.

2018 sonrası örtülü ve arka kapılı, seviye hedefleyen döviz müdahaleleri ile kur rejiminin neye döndüğü, nasıl adlandırılacağı konusunda ise doğrusu hiç bir fikrim yok.

Sonuçta, ‘Merkez Bankası’nın TL getirene döviz satma taahhüdü’ 1999-2001 arası dönem haricinde olmadı. Bunun da konvertibilite ile ilgisi yok. Zira, 1989’daki 32 Sayılı kararla birlikte yerleşikler ya da yerleşik olmayanlar serbestçe yerel para TL ile kimseden izin almadan döviz satın almaya, transfer etmeye, yurtdışına çıkaramaya, ya da yurda getirmeye başlamıştı. Hala da bu geçerli.

TL’nin konvertibilitesi, elinde TL bulunduran herkesin serbestçe dövize çevirebilmesini ifade eder. Kimsenin bunu kurumsal olarak karşılama yükümlülüğü, zorunluluğu veya taahhüdü yoktur. Bir yükümlülük, taahhüt varsa o da; egemen devletin bu serbestiyi hukukla güvence altına almasıdır.

Elinde TL’si olan döviz talep ediyorsa bankalara ya da döviz büfelerine gidip oradan satın alabiliyor. 1989’dan bu yana bu serbesti var. Yeterince döviz yoksa ne olur? Kur yükselir, döviz pahalı hale gelir. Eğer bu ekonomik temelleri olmayan bir durumdan kaynaklı ise piyasaya bu yükselmiş fiyattan yeni satıcılar girer, kur dengelenir. Eğer ekonomik temeller, ekonomi politikası yanlışsa o zaman ekonomiyi yönetenlerin o alanı düzeltmesi beklenir. Politika hatası var demektir. Politika yanlışlarına rağmen döviz satmaya kalkarsanız rezervleri tüketirsiniz. Bu konudaki yazımın linki alt satırda.

Sonuçta, döviz satma taahhüdü yok, bu yerine gelmezse temerrüt olmaz, ülke iflas etmez. Nurettin Canikli’nin söylediklerinin bir geçerliği yok.

Döviz talebi olursa ne olur? Merkez Bankası ne yapmalı? Diğer soruları da içine alan ve geçen yıl örtülü biçimde döviz satışı yapılırken yazdığım, muhtemelen de Ankara’da siyasi direktifle 128 milyar dolar henüz tam ‘ezilmemişken’, “Dövize müdahale rehberi” adlı bir yazı yayımlamıştım.

O yazıda öngörülen, “bunu yapmayın, berbat edersiniz” dediğim her şey oldu.

Ne yazık ki bir tercih kullanıldı. Rezervlerin dibine gelindi. Şimdi yapılan da bunun çaresizce açıklanmaya, bir elle tutulur gerekçe üretilmeye çalışılması. Konvertibilite kavramı bile eğilip bükülüp, 128 milyar doların eritilmesine gerekçe yapılmaya çalışıldı. Olmuyor…

Uğur Gürses