• 19.07.2021 08:27
  • (115)

Son birkaç haftada Türkiye’nin gündeminde olanlara bakınca, kurumsal çöküşün ne denli derin ve ağır olduğuna tanık oluyoruz.

Aslına bakılırsa tamamı değil; ortaya dökülen ilişkiler, itiraflar, yurtdışında açılan soruşturmalardan henüz bütünün kırıntıları olduğunu görüyoruz.

ABD vergi idaresini dolandıran bir çete, bu suç kazancını aklamak için uluslararası bir bağlantı bulur, Türkiye’de kendisine bulduğu ortak Sezgin Baran Korkmaz (SBK) olur.

Bu kara paranın Türkiye’de izlediği rota, gördüğü himaye, şirket ele geçirmeler, baskı ve tahditlerin akıllara durgunluk verecek boyutta olduğu, ortaya atılan iddia ve ABD’de açılan davanın iddianamesinden gözleniyor.

Bu konuda hükümetin sessizliği, gördüğü himaye konusundaki şüpheleri giderek koyu bir hale getiriyor.

İşin tuhaf tarafı, serbest bankacılık ve kambiyo serbestisi olan son 30 yılı aşan bir sürede oldukça deneyim kazanan bankacılık kesiminde yer alan bazı bankaların nasıl olup da bu kara kara aklama tezgahının çarkında yer almayı kabullenmiş olmasıdır.

Nasıl oluyor da yabancı yatırımları çekmek için kurulan Türkiye’nin Yatırım Ofisi’nin başında bulunanların kara paracılarla fotoğraf karesine girerek kamuoyuna birlikte poz vermiştir?

Bugün kara paracılarla birlikte poz veren bir kamu yetkililerinin ülkenin itibarına verdiği hasar oldukça ağırdır.

Bankaların kara paraya karşı temel süzgeçleri “müşterini tanı” ilkesidir. Tanımadıklarını, ne iş yaptığını nasıl kazandığını bilmediklerini kurumlarına müşteri olarak kaydetmezler. Onların parasını da almazlar, transferine de aracılık etmezler. Sadece bankalar değil, tüm meslek grupları için de kural böyle olmalıdır.

Hele ki devleti temsil eden kurum ve kişiler, ne olduğunu bilmedikleri kişileri yatırımcı olarak muhatap alıp masaya oturmazlar, birlikte fotoğraf çektiremezler.

Yaparlarsa ne olur?

Ülkeyi ‘kara paracıları himaye eden’ bir damgalama ile ortaya sürersiniz.

Ama ne olursa olsun, bu “çektirilmiş fotoğraf” bankalara, bankacılara “zımni bir onaylama” anlamına gelmez.

Bu ortaya dökülen belge ve itiraflarda yer alan kişilerin, kurumların, bankaların, yasal hesap verme süreci dışında da paydaşlarına ve kamuoyuna hesap verme yükümlülüğü var.

“Kurumlar ve kurallar çöktü” denildiğinde çok kavramsal bulanlar için örnek bunlar. Hem de çok ağır ve ülkenin itibarını lekeleyen örnekler.

***

Kara paracılara kucak açan ülke damgası ile lekelenen ülkenin kendi parasına dair politikası da kurumsal çöküşün içinde.

TL’nin itibarını, değerini koruma görevi olan kurumda kurumsal çöküşe belirgin biçimde tanık oluyoruz.

Merkez Bankası işini yapmıyor, yapamıyor. Etrafında dolaşıyor. Giderek artan bir enflasyon ve üretici maliyeti baskısı varken, bankayı yönetenlerin derdi hangi yan yollarla siyasi direktife alan yaratılacağına kafa yormak.

Cumhurbaşkanı kendilerinden faiz indirimi bekliyor. Kendisinin bir TV söyleşisinden aktardığına göre bunu sormuş. Kendisine verilen yanıt, belli ki “Temmuz ve Ağustos’u bir geçelim” denmiş.

Ama zaten indirim yapacak hal de yoktu, gelişmeler yeni bir kur artışı ile ilave baskı getirdi.

Merkez Bankası ise bırakın faiz düşürmeyi, faiz arttırması gereken bir yerde iken “yan yollara” sapmayı, farklı manevralarla kuru tutmayı, hatta piyasa oyuncularını manipüle etmeyi deniyor.

Merkez Bankası Başkanı Şahap Kavcıoğlu, Bankalar Birliği yönetimini ziyaret ediyor. Burada swap anlaşmaları için 4 ülke merkez bankası ile görüştüklerini, bunlardan ikisi ile görüşmelerin “çok iyi noktaya geldiğini” söylüyor.

Geçmişte de denenmiş “pozitif haberle kuru etkileme” manevrası, şişirme nitelik de taşıyor.

Dahası, bu merkez bankalarının hangileri olduğu basına sızdırılıyor; Reuters’ın haberine göre, anlaşmaya en yakın ülkenin Azerbaycan olduğu, bunun dışında “görüşülen ülkeler arasında Malezya ve Güney Kore’nin de öne çıktığı” da not ediliyor. Daha da fazlası, “görüşülen ülkeler arasında Rusya, İngiltere ve bazı diğer Asya ülkeleri de yer alıyor.”

Bitmedi, bir de Katar’la mevcut 15 milyar dolarlık swap anlaşmasının da üzerine, bu tutarın arttırılması için görüşme yürütülüyormuş.

Öyle ki bu swap anlaşmaların temel hedefi, daha önce eritilmiş döviz rezervlerinin bilanço makyajı ile yüksekmiş gibi göstermeye yönelik değilmiş gibi, ciddi ciddi şu açıklama yazılmıştı: “Para takası anlaşmasının temel hedefi yerel para birimleri üzerinden gerçekleştirilen ticareti kolaylaştırmak ve iki ülkenin finansal istikrarına destek sağlamaktır.”

TÜİK verilerine göre, 2020’nin tamamında Çin Yuanı ile yapılan ithalat 218 milyon dolar, ihracat ise 34 milyon dolar olmuş. Ya Çin’le yapılan swap anlaşmasının toplamı büyüklüğü ne? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasına göre 6 milyar dolar, Merkez Bankası’nın TL üzerinden ilan ettiği 46 milyarlık tutarın dolar karşılığına göre 5.5 milyar dolar.

Çin’den 23 milyar dolarlık ithalat yapan Türkiye, sadece 2.8 milyar dolarlık ihracat yapabilmiş.

Bu sayıların hiçbiri “kabına sığmayan” bir yerel para ile alışveriş göstermiyor.

Ama bize anlatılan hikâye bu.

Merkez Bankası’nın kabaca 97 milyar dolarlık altın ve döviz rezervi büyüklüğünün 20 milyar doları, bu tür ülke swapları ile yapılan şişirme rezervler. Şimdi bunu nasıl daha da şişiririz çabası sergileniyor.

Reuters’ın haberine dönelim yeniden.

Görüşülen ülkeler Azerbaycan, Malezya, Güney Kore, Rusya, İngiltere ve bazı Güney Asya ülkeleri imiş.

Azerbaycan’dan 410 milyon dolarlık ithalat yapıp, 2 milyar dolarlık ihracat yapan Türkiye, acaba ne kadarlık bir bölümünü Azerbaycan manatı ya da TL ile yapıyor? 2020’de Türkiye’nin Azerbaycan’a yaptığı ihracatın bedeli 23 milyon manat ile ödenmiş. Hepsi bu. TL’yi bilmiyoruz.

2020’de Kore wonu, Malezya ringiti ile yapılan bir alışveriş de yok.

Swap arayışının bir rezerv makyajı için olduğunu, “karşılıklı yerel para ile ticaret” bahanesinin de vitrin olduğunu biliyoruz.

Bu ülkelerden swap talep edilmiş, onlar da nezaketen “bakarız, inceleyelim” demiş olabilirler. Ancak bu ülkelerin adını sızdırmak, olsa olsa piyasayı manipüle etmekten başka bir anlam ifade etmiyor.

Daha önce de yaşanmıştı. Fed’den swap talep edildiği haberleri gibi.

Bir başka boyut da şu; Türkiye’yi yönetenler ve onların siyasi direktifi altındaki Merkez Bankası kendi parasının itibarını, rezervlerinde duran başka ülkelerin paralarını satarak sağlamaya çalışmıştı, sonu 128 milyar doları ezmek oldu. Şimdi de bu eriyen döviz rezervlerini swap anlaşmalarıyla yüksekmiş gibi gösterme çabasına sığınıyorlar.

Merkez Bankası, Çin’in, Katar’ın, Azerbaycan’ın, Malezya’nın, Kore’nin paralarını TL ile geçici olarak takas ederek kendi bilançosuna koyup, rezervleri yüksek göstererek TL’nin itibarını yükseltemez, koruyamaz. Tersine itibar kaybı yaratır.

Acı tarafı şu; 1989 sonrasında kambiyo serbestisi ve parasına konvertibilitede kazandığı gücü son 3-5 yılda hızla eriten Türkiye, bu konularda oldukça geride kalan ve on yıllarca fark attığı Çin, Rusya, Malezya, Katar ve Azerbaycan gibi ülkelerden “swap ricacılığı” ile parasına itibar arıyor.

Bu adı geçen ülkelerin paralarının uluslararası piyasalardaki konvertibilitesi TL’nin çok gerisinde yer aldı yakın zamana kadar. Bir kısmı hala öyle.

Tüm bunlar, işini yapmayan ama etrafında dolaşarak işlerin yoluna gireceğini sanan bir ekip tarafından yapılıyor. Tıpkı yakın geçmişte benzer biçimde yapıldığı gibi.

Kimse umutsuzluğa kapılmasın.

Türkiye bu kurumsal çöküşün içinden mutlaka çıkacak. Kurumlar da TL de itibarına kavuşacak.