Geçtiğimiz yıl bu zamanlar ekonomi yönetiminin gündemi 2018’deki döviz krizinin etkilerini geride bırakabilmek idi. ABD Merkez Bankası Fed’in 2019 başında yaptığı para politikası değişikliği sonrasında Türkiye ekonomisi için ortaya çıkan faiz indirimi fırsatı, 2019 yılında sonuna kadar kullanıldı. Bu sayede 2019 Türkiye için bir daralma yılı olmadı ama ekonomi durgunluktan kurtulamamıştı.

Faizlerin düşüş eğilimde olması ve TL’deki değersizleşmenin ihracatı artırarak ödemeler dengesi sorunlarını hafifleştireceği beklentisi hâlâ canlı idi. Bu beklenti, zamanın Hazine ve Maliye Bakanı tarafından ‘rekabetçi TL’ söylemi ile desteklendi ve sanki Türkiye ekonomisinde bir ekonomik model değişikliği yaşandığı izlenimi yaygınlaştırılmaya çalışıldı.

Gerçekten de 2018 yılı, Türkiye ekonomisinin dünya kapitalizmi ile hakim eklemlenme biçimi olan bağımlı finansallaşma modelinin artık işlemediğini göstermişti. Ekonomik kriz nedeniyle kapanan cari açık, ekonomi yönetimine model değişikliği için girişimde bulunma olanağı dahi açtı.

Ancak bir birikim modelinin işlemiyor olması, otomatik olarak alternatifin ortaya çıkması ve uygulamaya geçilmesi anlamına gelmiyor. Bir an için, bu tip bir değişim için gerekli olan devlet kapasitesi sorunlarının aşıldığını varsaysak dahi, mesele burada bitmiyor. Zira birikim modelleri teknik zorunluluklar kadar toplumsal güç ilişkileri tarafından da belirlenir. Yeni bir birikim modeli, ancak yeni bir hegemonya projesi ile birleştiğinde hayata geçebilir. Henüz böyle bir proje ortaya çıkmadığına göre, eskinin devamı, önümüzdeki dönemin istikametini belirleyecek olan ana yörünge olacak.

ESKİNİN DEVAMI

Önümüzdeki dönem eskinin devamı olacaksa, nasıl gelişmeler beklemeliyiz? Bu köşeyi takip eden okurun aşina olduğu bir tespiti hatırlatarak devam edeyim. 2013 sonrası dönemde, zaten çoktan tıkanan 2001 modelini sürdürmek giderek zorlaşmıştı. 2001-2013 arasındaki statüko, faizin düştüğü bir ortamda TL’nin istikrarını koruyabilmesi idi. Bunu mümkün kılan ise sermaye girişlerinin canlı bir şekilde sürmesi oldu. 2013 sonrasında dünya ekonomisindeki değişimler, özellikle de ABD para politikasındaki değişimler nedeniyle Türkiye’deki 2001-2013 arasındaki statüko bozuldu.

Bu tarihten sonra ekonomik büyümeyi canlandırmak üzere her faiz düşürme girişimi döviz atağı ile karşılaşarak, daha yüksek faiz artışına neden oldu. Bu, bir yandan AKP için farklı sermaye fraksiyonları arasındaki gerilimlerin yönetilmesinin giderek daha da zorlaşması anlamına geliyordu. Diğer yandan da iktidar bloku içindeki mücadelenin sertleşerek devlet krizi haline gelmesi, bu sürece eşlik etti. Aşağıdaki grafikte görebileceğiniz gibi aynı süreç, geçtiğimiz 8 yılda 4 kere yaşandı. Bu açıdan bakınca, ekonomi yönetiminin 2013 sonrasında zikzaklar çizerek ilerlediğini görüyoruz. Bu aynı zamanda kriz yönetiminin krizi anlamına geliyor.

Dolayısıyla eskinin devamı, ne ortodoks para politikasına dönüş ne de ‘utangaç kalkınmacı’ girişimlerden vazgeçme anlamına geliyor. Bunların ötesinde, iktidarın bu iki seçenek arasında zikzaklar çizmeye devam etmesi, daha muhtemel bir olasılık olarak ortaya çıkıyor.

Böyle bakınca, Türkiye ekonomisini analiz ederken kullanılan iki yaygın pozisyonun hataları kolayca ortaya çıkıyor. Resmi muhalefetin sözcüleri, tek adam yönetimi sürdükçe Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) faiz artıramayacağını iddia ederken yanılıyordu. Bu basit siyasi indirgemeci analizlerle bir yere gidilemeyeceğini yaşayarak gördük. Diğer yandan iktidar çevrelerin ileri sürdüğü gibi bir model değişimi de yaşanmadı. Türkiye ekonomisini karakterize eden mevcut finansal bağımlılık ilişkileri daha da derinleşti. İktidar sıkıştığı anda faizi artırarak 2001 modeline dönmeyi çare olarak gördü. Dolayısıyla, bu iki hatalı analiz türünü geride bırakmamız, süreci anlayabilmemiz için daha hayırlı olacak.

MERKEZ’İN ÜÇ TESPİTİ

Sözü TCMB Para Politikası Kurulu’nun (PPK) 21 Ocak 2021 tarihli toplantısına getirmek istiyorum. Yukarıda kısaca özetlediğim çerçeveden bu toplantı sonrasında açıklanan kararları okuyunca gidişatı görmek daha kolaylaşıyor. TCMB, önümüzdeki dönem için üç tespit yapıyor.

 İlki, yukarıdaki grafikte 4 numaralı alanda görülen faiz artışı sonucunda kredi büyümesinin yavaşlamaya başlamış olmasıdır. Bu bağlamda, 2018’deki faiz artışı sonrasındaki gelişmeleri hatırlamak yararlı olabilir: Faiz artışı ➡️ kredi çöküşü ➡️ ekonomik daralma. 2021’de bu mekanizmanın halen devrede olduğunu söyleyebiliriz. Bu senaryoyu 2018-2020 arasından farklılaştırabilecek gelişme, sermaye girişleri olabilir.

İkinci tespit, bir ödemeler dengesi krizinin ucundan dönülmüş olmasının maliyetinin halen sürdüğüdür. Bu maliyet, TL’nin hızlı değersizleşmesinin enflasyona yansımasıdır. Dolayısıyla, TCMB’nin ikinci tespiti, ekonomik daralmanın hayat pahalılığı ile birlikte yaşanacağını anlatıyor.

TCMB’nin üçüncü tespiti, faizin “uzun bir müddet” daha bu şekilde kalacağıdır. Bunun temel amacı ise, özellikle TL’deki yeni değersizleşme ataklarına engel olmak ve mümkünse rezerv kayıplarını bir miktar telafi etmektir. Burada ekonomi yönetiminin temel stratejisi, kasım değişikliği sonrası başlayan sermaye girişlerinin sürekliliğini sağlamak. Bu “uzun müddetin” ne kadar olacağını belirleyecek olan değişken de yine sermaye girişleri olacak.

SERT BİR SÜREÇ

Bu üç tespiti bir arada düşündüğümüzde, en azından önümüzdeki 6 ay için özel bir konjonktüre girdiğimizi söyleyebiliriz. İktidar, ihracatın canlanacağı (Avrupa’nın toparlanmasına bağlı) ve turizm gelirlerinin artacağı (aşı uygulamasının yaygınlaşma hızına bağlı) döneme kadar herhangi bir ekonomik ya da siyasi itirazı çok daha sert bir şekilde bastırmayı deneyecek. Zira korona salgını sırasında oluşan yeni işsizleri, 2018 krizi ile oluşanlara eklediğimizde, geniş tanımlı işsizliğin yüzde 30’ları aştığı bir sosyal gerçeklikten söz ediyoruz.

Yani geniş toplum kesimleri hayat pahalılığının arttığı bir ortamda gelirden de mahrum kalmış durumda. Mevcut çalışma koşulları ise ancak otoriter bir emek rejimi sayesinde sürdürülebiliyor. İktidar çevrelerinin beklentisi, önümüzdeki yaz ayları itibariyle sermaye akımlarının canlanacağı ve korona kaynaklı sorunların geride bırakılacağı yönünde. Belli ki bu olana kadar güçleri yettiğince kimseye göz açtırmamak niyetindeler.

Bu, mevcut otoriter uygulamaların daha da tahkimatı, yani çoktan başlayan otoriter konsolidasyon sürecinin derinleşerek sürmesi demek. Amacım “bunlar neler yapmaz ki” karamsarlığını yaygınlaştırmak değil. Zira Hakkı Özdal’ın işaret ettiği gibi bu karamsarlık ile “bunlar bitti” iyimserliği aynı derecede isabetsiz ve geniş kesimleri gelişmelerin seyircisi konumuna iten söylemler. Ancak muhalefetin farklı renklerine karşı sokak şiddetinin artması, çalışanların cılız da olsa geliştirdikleri itirazlara sertlikle karşılık verilmesi ya da HDP’nin yanında CHP’nin de kriminalize edilmesi, özel bir döneme girdiğimizin bazı işaretleri olarak görülebilir.

  • Abone ol