• 21.01.2014 00:00

 Abdülhamit’in Osmanlı üzerinden İttihad-ı İslam olarak gözüken politikasını Genç Osmanlılardevam ettirdiler. Ancak, İmparatorluk içindeki Hıristiyanların milliyetçilik akımlarının etkisi sonucu, etnik kimlikler üzerinden ulus-devlet kurmaya yönelmeleri ve Balkanlarda Rumeli’nin kaybedilmesinin yarattığı travma bu politikanın değişmesine neden oldu. İttihat ve Terakki, Müslümanlığın arka plana itildiği ve araçsallaştırıldığı, Türkçülük ideolojisinin ön plana çıkarılıp, Türkleştirme politikalarının vahşice uygulandığı bir politikaya geçti. Abdülhamit döneminde ve II. Meşrutiyet’te özellikle Batı’nın gayrimüslim unsurlar için öngördüğü ve siyasi birlik için yapılması gereken reformlar yapılmadı, parçalanma ve çöküş hızlandı.


 İttihat ve Terakki
 yönetimi, Almanlarla işbirliği içinde şifreli telgraf teknolojisini kullanarak etnisite mühendisliği uygulamış, Rumlar ve Ermeniler tehcir ve katliamlara uğratılıp, malları, servetleri gasp edilerek binlerce yıldır yaşadıkları coğrafyadan silinmişlerdir. Balkanlardan veRusya’dan gelen Müslüman muhacirler boşaltılan yerlere yerleştirilmiş, İmparatorluğun ekonomik, toplumsal, kültürel belkemiği kırılmıştır. Kürtler bu kıyımdan Müslüman olmaları ve arındırmaya ortak edilmeleri nedeniyle kurtulmuş ancak daha sonra imha ve inkâra dayalı vahşi bir asimilasyona tabi tutulmuşlardır.

Cumhuriyet, 1924’ten başlayarak bu politikayı aynen sürdürmüş, Türkleştirme politikaları bireysel ve toplumsal temelde, ekonomi ve kültür alanlarında zorbalıkla uygulanmıştır. Bu politikalardan devlete çok uyumlu davranmalarına rağmen Yahudiler de nasiplerini almışlardır. 1934 Trakya olayları, Varlık vergisi uygulaması tek parti politikalarının devamıdır. Muhafazakâr sağ bir parti olan DPiktidarı döneminde de 6-7 Eylül olayları yaşanmıştır. İlginç olan sözkonusu politikaları üreten zihniyet açısından Türkçülüğü, ulusalcılığı ön plana alanlarla Müslümanlığı alanlar arasında fark bulunmamasıdır.

Sözkonusu zihniyet ve politikanın Kürtlerin taleplerine yönelik olarak şekillenmesinin bir sonucu meydana gelen 1925 tarihli Şeyh Sait Ayaklanması’ndan sonra Sıkıyönetim ilanı, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun değiştirilmesi, devrim ilkelerine aykırı yayın yapan gazetelerin kapatılarak, sahip ve yazarlarının cezalandırılması, Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul ve ilanı ve İstiklal Mahkemeleri’nin yeniden kurulması kararları alınmıştır. Bu sert tedbirler içinde özellikle Takrir- i Sükûn Kanunu’na ilişkin Meclis’te yapılan tartışmalar çok önemlidir. Bu tartışmalar liberal görüşte olanlarla cumhuriyetçiler arsında bir iç hesaplaşmaya dönüşmüştür. Kazım KarabekirAli Fuat PaşaRauf BeyDersim vekili Feridun Fikri BeySivas vekili Halis Turgut Bey gibi isimler bu kanuna ve İstiklal Mahkemeleri’ne karşıdırlar. Bu isimler isyancılarla masum halkın birbirinden ayrılması gerektiğini, bu kanunun özgürlükleri ortadan kaldırarak, dikta idaresine yol açacağını düşünmektedirler. Tartışmaların alevlenmesi ve Meclis’in iki ayrı kampa bölünmesi üzerine Mustafa Kemal söz alarak kürsüye çıkar ve yeni bir dönemi başlatacak kararı açıklar. “Milletin elinden tutmaya lüzum vardır. Devrimi başlatan tamamlayacaktır.” Bu önemli bir tercihtir. Çünkü cumhuriyet özgürlüklere ve demokrasiye açılım politikası ile değil, ödünsüz, otoriter bir sertlik politikasıyla şekillenecektir.

İslami referansa sahip muhafazakâr bir parti olan AKP 2015’e doğru gidilirken Ermeni meselesinde aynı zihniyet çizgisini sürdürmekte, barış süreci ise bir ateşkes sürecine dönüşmüş bulunmaktadır.Hrant Dink cinayeti ve soruşturma şekli bu zihniyetin tipik bir örneğidir. Müslümanlar, Kemalistler ve ulusalcılar kaybettikleri vicdanlarını bulmadıkça, bu hastalıklı zihniyeti değiştirmedikçe kimsenin huzur bulmasına imkân yok.



[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas