• 4.02.2014 00:00

 Türkiye’nin 100 yıllık gerilim ve çatışmaları aşmak, huzura ve barışa doğru yol alabilmek için yeni bir felsefeye dayanan bir anayasaya ihtiyacı olduğu açık. Devletin ne anlam ifade ettiğini, erkler arası güç ve denge ilişkilerini, dikey güçler ayrılığını ve hukuk güvenliği ilkelerini yeniden tanımlayan, bürokratik kurumlardan arındırılmış yeni bir anayasa.

Dünyadaki anayasaların birçoğunun göstermelik olduğu bilinen bir gerçek. Anayasalar bir rejim tanımı yaparlar ama bu tanımın çoğu zaman yürürlükte olan rejimle bir ilgisi bulunmaz. Bilindiği gibiİngiltere’de yazılı bir anayasa yoktur. 1215’te Magna Carta ile başlayan süreç, 1628 tarihliPetition of Rights (Haklar Dilekçesi) ve 1679 tarihli Habeas Corpus Kanunu ile devam etmiş ve kişi özgürlüklerinin çiğnenmesini önlemek için tutuklanmaların kanuniliği yargı kararına bağlanmıştır. Bunu 1688-1689 yıllarında soylular, din adamları ve Avam Kamarası tarafından Kral’a kabul ettirilen Bill of Rights (Haklar Bildirisi) izlemiştir. Bu metne göre Kral parlamentonun onayı olmadan kanunları iptal edemiyor, özel mahkemeler kuramıyordu. Bu metinler ve common- law (örf ve adet hukuku) ile yürürlükte olan neyse İngiltere’de yaşanan da odur. Rejim kendini tanımlamaz, monarşi etrafında gelişen bir demokrasi neyse o yaşanır. Yani sahicidir.

Askerî darbe ürünü olup, felsefesi ve ruhuyla devleti kutsayan, bürokratik kurumları ön plana çıkaran1982 Anayasa’sının 2. maddesinde devletin demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olduğu tanımı yapılmıştır. Yürürlükte olan rejim demokratik ve laik olmadığı gibi devlet de hukuk devleti değil, yani sahici değil. İktidarda bulunan siyasetçiler sürekli anayasadaki demokratik hukuk devletine vurgu yaparken özgürlükleri boğan hukuki düzenlemeler ve uygulamalara başvurmakta, hukuku ayak bağı olarak görmekte, yargıyı araçsallaştırmakta, hesap vermekten ve hukuki sınırlar içinde kalmaktan kaçınmaktadırlar.

Siyasal rejimlerin genel teorisi içinde yönetim işlerinin bölüşümünün ve erklerin kontrol ve denge mekanizması içindeki yerlerinin nasıl olacağı, özellikle yönetenlerin yönetilenler karşısında yetkilerinin sınırlarının ne olacağı önemlidir. Liberal eğilim yönetenlerin otoritesinin yönetilenlerin özgürlüğü yararına sınırlanmasını savunurken, otoriter eğilim aksine yönetenlerin otoritesinin yönetilenlerin zararına güçlenmesini öngörür. Bu nedenle güçlerin bölünmesi yönetenlerin yurttaşlar üzerinde otoriter egemenlik kurmalarını önleyici en iyi yollardan biridir. Montesquieu’nun cümlesiyle “Güç, gücü durdurur”.

Bu nedenle yargı gücünün diğer iki güçten bağımsız olması, yurttaşlar açısından hükümetlerin yetkilerini kötüye ve keyfî kullanmasına karşı tam bir güvencedir. Oysa bugün Başbakan’ın yargının önünü kesecek şekilde savcıları valiye bağlama isteği görülmemiş bir vahim bir gidişi göstermektedir. Demokrasi, halk tarafından seçilmiş de olsa tek adamın devletin bütün yetki ve ayrıcalıklarını kendisinde toplamasına karşıdır. Maurice Duverger’in deyişiyle cumhuriyetçi hükümdar, kendisini dengeleyecek olan kurumların her an sınırlaması ve kontrolü altındadır. Parlamento bu denetim ve kontrolü sağlayamamaktadır. İktidar gücü parlamentodan hükümete geçmiştir. Çift meclis olmaması bu denetimi ayrıca zayıflatmaktadır.

Ancak, yönetenlerin yetkilerinin sınırlandırılmasında güçlerin yatay olarak bölünmesi yanında çok önemli bir husus da merkezdeki yetkilerin bölgelere devri yani dikey anlamda bir bölünmedir. Bölgesel meclisler merkezde süratle şahsileşen iktidarı sınırlama işlevi görürler.


Türkiye, merkezde rant yaratıp dağıtan, ayrıcalıklı merkezî gücü yatay ve dikey olarak sınırlayamazsa sahici bir demokrasi yoluna giremez
.



[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas