• 19.08.2014 00:00

 19. yüzyıl İngiliz tarihçi ve felsefecisi Lord Acton, İngiliz siyasi gelişmesinin yüzyıllar boyunca verdiği dersleri şu ünlü ifadesinde özetler: “İktidaryozlaştırmaya müsaittir, mutlak iktidar ise mutlaka yozlaştırır.”Acton, insanın gücü kötüye kullanma eğiliminden korkuyordu. Bu sezgi, demokratik düşüncenin altında yatan şeydi.

Aslında iktidarın kendisi nötrdü. İyi bir insanın elinde bir kutsama, hırslı ve içgüdülerinin yönlendirdiği bir insanın elinde ise insanlığın üzerine çöken bir kâbus olabiliyordu. İktidar makro düzeyden mikro düzeye her alanda vardı ve herkes şu veya bu şekilde iktidar kullanıyordu. İnsanlar bilinçaltlarındaki zehirli, yıkıcı, şiddete eğilimli güdülere kapıldıkça iktidarı kötüye kullanmaya başlıyorlar ve onun yozlaştırıcı etkisine giriyorlardı. Bir kez iktidar kötüye kullanılmaya başlandığında giderek mutlaklaşma başlıyor, mutlak iktidar ise mutlaka çürütüyordu.

Cumhurbaşkanı seçilen Tayyip Erdoğan, özellikle 2011’den sonraki söylem ve uygulamalarıyla gücün bozucu etkisine girdiğini gösterdi.

Başbakan, Gezi olaylarında ölen gençleri görmezden geldi. Gezi olayları sırasında ekmek almaya giderken öldürülen bir çocuğun yaşam mücadelesine ilgi göstermediği gibi, ölümünü de önemsemedi. Faillerin bulunması konusunda hassasiyet göstermedi. Çünkü polise emri o vermişti ve polis de destan yazmıştı. Bir çocuğun ölüsünü itibarsızlaştırdı, olayı çarpıtıp demagoji yaptı, acılı bir annenin feryadına sinirlenip ona cevap yetiştirmeye kalktı ve anneyi yuhalattı.

İktidarın şehvetiyle Kürtleri ZerdüştEzidi nitelemesiyle kendince aşağılamaya çalışırken insani ve ahlaki değerlere ilişkin tüm referanslarını kaybediyor, bugün IŞİD tarafından uygulanan Ezidi soykırımına karşı tek kelime etmiyordu.

17 ve 25 Aralık’ta yapılan polis operasyonlarında ortaya çıkan vahim iddialar karşısında direnç gösteriyor, hakkında ağır ithamlar bulunan bir İçişleri bakanına binlerce tayin yaptırıyor, bakanların istifalarını istemiyor, polise mahkeme kararlarını uygulatmıyor, yönetmelikle ceza muhakemesi hukukunun temel ilkesini yok ediyor, HSYK’yı Adalet bakanına bağlayarak hâkim bağımsızlığı ve teminatını ortadan kaldırmaya çalışıyordu.

Başbakan’ın sahada gözleme dayalı ve riskli görevler yapan değerli gazeteci Amberin Zaman’a kendisine hiçbir kişisel göndermede bulunmadığı hâlde, hakaret etmesi bırakın başbakanı, medeni ve inançlı bir insana yakışır mı? İnsanı yaratandan ötürü sevip saydığını söylemekle bu davranış bağdaşır mı?

Bugün gelinen noktada da Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmiş olmasına ve sonuç Yüksek Seçim Kurulu’nca resmen açıklanmasına rağmen, 28 Ağustos tarihine kadarki süreçte MKYK’da ve AKP olağanüstü kongresinde etkin rol alması vahim bir anayasa ihlalidir. Anayasa Madde 101/4’te açıkça “Cumhurbaşkanı seçilenin partisiyle ilişiği kesilir” denmekte. Yani seçim sonucunun resmen açıklandığı anda. Yoksa Anayasa bunu “Cumhurbaşkanı olarak göreve başlayanın” şeklinde düzenlerdi. Seçilme ve göreve başlama ayrı kavramlardır.Anayasa’yı Erdoğan’ın kişisel ve siyasi ikbaline göre eğip bükmek kabul edilemez. Yine Erdoğan’ın göreve başladıktan sonra yurt gezilerine çıkacağı ve 2015 seçimleri öncesi AKP’ye destek vereceği anlaşılıyor ki böyle bir fiil açık bir anayasa ihlali olur.

Yazıyı Yemenli hadis nakledicisi sahabe Ebu Hureyre’den İmam Buhari’nin derlediğiPeygamberin bir hadisiyle bitireyim.

Siz, baş olmak isteyeceksiniz, hem de büyük bir istekle. Ancak bu, sizin için kıyamette bir pişmanlık olacaktır. O yüksek makam ne güzel sütannedir! Ondan ayrılmak da memeden ayrılmaktan zordur.

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas