• 20.09.2014 00:00

İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürler.” Friedrich Engels’in bu düşündürücü sözünü Burgazada’daki dostum Hakan hatırlattı. Kuşkusuz bu söz bir paradoks da barındırıyor. İnsan düşündüğü gibi yaşar da diyebilirsiniz.

 

Belki gücün farkında değilken, ona yanaşma imkânı bulmamışken, bizi kendimiz olmaktan çıkaracak bir çıkarla karşılaşmamışken düşündüğümüz gibi yaşadığımız duygusuna kapılabiliriz. Asıl yüzümüz herhalde güçle tanıştıktan, o bizle flört etmeye başladıktan sonra, bizi iktidarı için kullanışlı görüp sunduğu imkânlarla başımızı döndürdüğünde ortaya çıkıyor.

 

Güce ve illüzyon yaratan imkânlara ve hırslarımıza direnebiliyorsak ve vicdanımızı ölçü tutarak, değer ve ilkelere sahip çıkarak, hayatın asıl amacının hoş bir seda ile bir iz bırakmak olduğu bilincine varmışsak, varlığımızın bilincine vararak yaşıyoruz demektir.

 

Ama gücün, iktidarın, şöhretin, statünün yani egomuzun şişirilmesinin cazibesine kapıldıysak, o zaman bize sunulan çıkarların ve imtiyazların, kimlerin haklarından çalınarak, kimlerin ezilmesi pahasına sunulduğunu unutmaya başlıyoruz. Güçle girdiğimiz ilişki bizi onu eleştiremez duruma getiriyor. Hatta bütün yanlışlarına, hatalarına, yalanlarına ve olumsuzluklarına gerekçeler üretiyor, bizi sever gözüken ve imkânlar sunan gücü her durumda savunuyoruz.

 

Adeta varlığımız ve ruhumuz güç tarafından çalınıyor ve onun zayıflaması durumunda biz de kaybedeceğiz korkusu ruhumuzu kaplıyor. Kaderimizi gücün varlığına bağlıyor, yani kendimiz olmaktan çıkıyoruz.

 

Bu süreçte gücü eleştiren arkadaşlarımıza yabancılaşıyor, kendi çevremizi ve cemaatimizi aşağılamaya başlıyoruz. Daha önce eşitlik, adalet, barış derken birden seçkinci, elitist ve kutuplaştırıcı davranmaya başlıyoruz. Yaşantımız kolaylaşıyor, eşimizin, çocuklarımızın hayat standardı yükseliyor ve onlar ne pahasına olursa olsun bunun altına düşmeyi kabul etmemeye başlıyorlar.

 

Güç kimi yerin dibine batırıyorsa, kimi aşağılıyorsa, kimi suçlu ilan ediyorsa, kime zarar veriyorsa biz de aynı şeyleri yapıyoruz. Gücün iktidarı tehlikeye girdiğinde kendi güç ve imkânlarımızı kaybedeceğimiz endişesine kapılıyoruz. Vicdanımızın terazisini kaybediyoruz. Çıkarlarımız aklımızın rehberliğini engelliyor. Düşüncelerimiz artık yüreğimizle ve duygularımızla buluşmuyor. Gözlerimiz bizi ele veriyor, sözlerimiz ağzımızda iğreti duruyor. Ve artık hayatımız düşüncemizi belirlemeye başlıyor.

 

Bir gün o güç, mutlaka güç olmaktan çıkacak. Biz belki de sağladıklarımızla hayatımızdaki illüzyonu yaşamaya devam edeceğiz. Belki de güçle işbirliği yapma bağımlılığıyla daha önce eleştirdiğimiz yeni bir güce günah çıkarıp teslim olacağız. Ama vicdanımızı, itibarımızı belki de en önemlisi hayatta bir iz bırakma şansını yitirmiş olacağız.

 

Kurumlar ve onların ürettiği kültür tarafından öğretilen bir şey olan egomuz her türlü arzuya, hırsa sahip. O, hep daha çok ister, bizi kullanır ve kullandırır. Bizi bir gölgeden ibaret olan gücün peşinden koşturur. Varlığımızdan uzaklaştırarak var olmamızı engeller. Oysa hayat geçicidir ve ne elde edersek edelim yine de tatmin olmadan ölürüz.

 

Bizi hakikatten uzaklaştıran maddi çıkarların ve üstünlük duygusu veren pozisyonların üzerinden güce eklemlenirken ruhumuzu kaybediyoruz.

 

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas