• 7.10.2014 00:00

 Anayasa’nın 2. maddesi Cumhuriyet’i, devletin nitelikleri üzerinden tanımlamakta. Madde karmakarışık, içerik ve anlatım olarak sorunlu. Buna göre devletimiz toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde. Bir taraftan insan haklarına saygılı diğer taraftan Atatürk milliyetçiliğine bağlı. Ayrıca demokrasi açısından hayli sorunlu başlangıç metnine atıf yapıyor ve sonunda devletin dört niteliğini belirtiyor. Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti. Devlet bu niteliklere sahip mi? Kuşkusuz hayır. Ama mış gibi yapmaya devam ediliyor.

Laikliğin din özgürlüğü ve din ve devlet işlerinin ayrılığı olmak üzere iki boyutu var. Anayasa’nın 24. maddesi laiklik ilkesini düzenliyor. Maddenin 1. fıkrası laikliğin birinci boyutuyla ilgili. Bu boyutta din ve ibadet özgürlüğü sözkonusu.

Din özgürlüğü herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olmasıyla ilgili. Bunun uzantısı olarak 3. Fıkra’da da kimsenin ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağı, dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamayacağı ve suçlanamayacağı belirtilmiş. Kuşkusuz bu özgürlük hiçbir dinî inanca sahip olmama özgürlüğünü de içermekte. Ancak hiçbir dinî inanca veya tanrı inancına sahip olmamanın uygulamada nasıl karşılandığını izliyoruz. Yani laikliğin bu boyutu ötekileştirme nedeniyle iktidardaki zihniyet açısından geçerli değil.

İbadet özgürlüğü ise maddenin 2. fıkrasında ibadet, dinî ayin ve törenlerin serbest olduğu şeklinde belirtilmiş. Ancak bu özgürlüğün kullanımı 14. Madde hükümleriyle sınırlanmış. Bu sınırlamalar içinde devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma gibi muğlâk bir ölçü var. Peki, Aleviler laikliğin en önemli boyutlarından olan ibadet özgürlüğüne sahip mi?

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, dinsel unvanların yasaklanması Alevileri doğrudan etkiledi. Sünni Müslümanlar camilerde ibadetlerini yapabileceklerdi. Lozan Antlaşması gereğince azınlık statüsünde kabul edildikleri için gayrimüslim yurttaşların da ibadet mekânlarına dokunulmamıştı. Ancak bu kanunla Alevilerin pirleri, dedeleri yasaklanmış, tekkeleri ve Alevi dergâhlarının en eski ve önemlisi olan Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı kapatılmıştı. Bu kanun Aleviliği yasaklıyordu. Çünkü Alevilerin inanç ve ibadetlerini yaşayacağı mekânlar ve inanç önderleri yasaklanmıştı. Alevilere tek yol kalıyordu, inançlarından vazgeçerek camilere gitmek. Bu açıkça Sünnileştirmeye yönelik, manevi şiddet ve cebire dayalı asimilasyon politikasıydı. Bu kanun 1982 Anayasa’sının 174. maddesinde anayasal teminat altında varlığını sürdürmekte. Bu maddeye göre sözkonusu kanunun Anayasa’ya aykırı olduğunu anlamaya ve yorumlamaya imkân bulunmuyor. Hacı Bektaş-ı Veli Dergâhı ise Alevilerin tüm taleplerine rağmen geri verilmedi ve bu dergâh, Vakıflar Müdürlüğü’ne bağlı bir müze statüsünde açıldı. İktidar laiklik ilkesine açıkça aykırı bu duruma ilgisiz.

Laikliğin ikinci boyutu din-devlet işlerinin ayrılmış olması. Bunun da çeşitli yönleri bulunmakta. Bu yönlerden biri devletin resmî bir dininin olmaması. Yani devletin belli bir dine ya da mezhebe üstünlük tanımaması, o dinin veya mezhebin kurallarını kanunlar, işlemler ve uygulamalar yoluyla dayatmamasıdır. Diğer bir deyişle devletin bütün dinler, mezhepler, inançlar karşısında eşit mesafede durması ve nötr kalmasıdır. Bu anlamda laik bir devletin dini olamaz. 1876 Osmanlı Kanun-u Esasi’si ve 1924 Anayasa’sı “Devletin dini, din-i İslam’dır” şeklinde bir hüküm içeriyordu. Bu hüküm 1928’de yapılan bir değişiklikle Anayasa’dan çıkarıldı.

Devletin resmî bir dininin olmamasının sonucu olarak, devlet belli bir dinin veya mezhebin eğitim ve öğrenimini zorunlu kılamaz. Bu noktadan devam edeceğim.

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas