• 15.11.2014 00:00

 Ömer Faruk’un İthaki Yayınları’ndan çıkan “Yarabıçak- Banka Soymuş Bir Devrimcinin Samimi İtirafları” isimli kitabı deneme türüne biçim, üslup ve içeriğiyle yenilik getiren bir metin. Neredeyse her satırının altını çizdiğim, düşündüren, içinden modernleşmenin ve kapitalistleşmenin getirdiği çok sayıda tartışılması gereken soruların çıkartılabileceği bir kitap. Metnin içinden felsefe de geçiyor, şiir de, şarkı da, sinema da.. İtiraf etmeliyim ki, bugüne kadar hiçbir deneme bana bu kadar yakın gelmedi.

Faruk, cesur bir metinle cennetten kovulmayı göze almamızı istiyor. Kitabın başında Şükrü Argın’ın metnin içeriği kadar sarsıcı ve kışkırtıcı “Devlet ve İhlal” isimli bir sunumu var. Argın, sunuşta kitabı şöyle değerlendirmekte: “Ömer Faruk’un kitabı düşünen bir metin. İçinde hiçbir anahtar yoktur. Kilitleri kurcalar sadece. ‘Yara’dan ‘bıçak’a doğru ilerler. Sınır’ların yeryüzünde, kod’ların kamusal ve mahrem hayatta, ad’ların ve sıfat’ların bedenlerde ve ruhlarda açtığı yaraların izini sürer. Yarayı bıçakla yüzleştirmeye çalışır kısacası. Sınır çizmenin, kod ‘yazma’nın, ad vermenin içerdiği şiddeti ve vahşeti; medeniyetin ruhuna yerleşmiş barbarlığı açığa çıkarmaya, görünür kılmaya çalışır.”

Faruk, kitabında düşünmeyi kavram inşası ve aynı zamanda imhası olarak gören düşünce tarzının savunucuları Deleuze ve Guattari’nin “göçebe düşüncesi”ni yol arkadaşı yapıyor, ihlalci bir politik tavrın sınır tanımayan etik çizgisini sürdürüyor. Bu ihlal yıkıcı olduğu kadar, kurucu bir ihlaldir de.

Kitap şu temel noktadan hareket ediyor. Yerleşiklik, bir toprak parçasının etrafını çitleyip mülkiyet iddiasında bulunan insanın, buna diğer insanları inandırma sürecini doğurmuştur.Abdülgaffar el Hayati’ye göre “Sınır önce zihinde oluşur”. İnsanoğlu yerleşikliğe geçtiği tarihten bu yana sınırlarla, duvarlarla, kapı ve anahtarlarla, kod’larla yaşamayı seçmiştir. Yerleşik medeniyet, cinnet ve cinayetler, savaş ve katliamlar, ıstırap ve gözyaşları yaratmıştır. Ve Adorno ahlaki olmayanı söyler: “Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi evimizde hissetmemek ahlakın bir parçasıdır.

Faruk, sorgulamamızı istiyor. Göçebe, yersiz yurtsuz, bir insanın içini yer edinmiş, insanın içine kurulmuş başka bir medeniyet mümkün müdür? Bu nedenle Yarabıçak’ın en önemli kahramanıÇingeneler. Çünkü onlar medeniyetlerini içlerinde taşıyan bir toplumun mensubu olarak, bizim anladığımız anlamda medeni bir toplumun unsuru hâline gelmemekle medeniyet kurucularının oyununa gelmemişlerdir. Bu nedenle onların sınırsız, devletsiz, bayraksız, konargöçer medeniyetinden bir şeyler öğrenmemiz gerekmekte.

Kitap, “göçebe düşünce” üzerinden tartışmayı sürdürürken, özgürlük, eşitlik, kardeşlik değerlerini savunan solu da düşünce ve pratiği bakımından eleştirmekte. Ayrıca küreselleşmenin aldığı yeni boyutla, kapitalizmin sınır ve kural tanımadan mevcut bütün geleneksel yapıları dağıtıp imha ederek her yere biçim veren “pan-kapitalizm”e dönüşünün saptamasını yapmakta.

Ferda Keskin’in anlatımıyla “Yarabıçaközgürlüğün bir durum değil, bir pratik olduğunu ve bu pratiğin hedef aldığı sınırların nesnesi olmak ile öznesi olmak arasındaki sinsi geçişliliği görmek ve hatırlamak için dikkatle okunması gereken çok katmanlı bir metin”.

Yarabıçak, itiraza, yıkıcı ama aynı zamanda kurucu ihlale, kilitleri zorlamaya çağırıyor, duvarlarda kıpırdayıp duran gölgelere değil, dışarıda akıp giden hayata bakmayı öneriyor.

Kitaptan hareketle zaman zaman birçok konuyu tartışmaya devam edeceğim.

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas