• 11.04.2015 00:00

 Devleti temsil eden asker bürokrasi koşulların zorunlu sonucu bir ulus yaratmak istedi. Ancak ulus yaratan devlet, gerçek bir cumhuriyetin temeli olan eşit yurttaşı gerçekleştiremedi. Siyaset, kozmopolit, çoklu bir imparatorluk bakiyesi üzerinde tekçi, ötekileştirici, dayatmacı bir paradigmaya dayalı olarak şekillendi.

Toplumun azınlıkta kalan bir bölümünün modernlik ve laiklik üzerinden bölünme ve şeriat korkusuyla sürekli endişeli hâlde tutulması, çoğunluğu oluşturan kesimlerin ise mağdur edilmesi sorunları bugüne taşıdı. Bu rejimde başta Kürtler olmak üzere, Aleviler, geniş bir yelpazeyi içeren Gayrimüslimler ve resmileşmiş Müslümanlığın dışında kalan muhafazakâr Müslümanlar mağdur edildiler. Türkiye toplumunun siyasetteki temsilcileri kadim sorunları çözemediler.

Kürtlere vaat edilen haklarının tanınacağına ilişkin söz yerine getirilmedi. Gayrimüslimler toplumsal alanda baskı, şiddet uygulamalarıyla sindirildi, sermayelerine el konuldu, yerlerini yurtlarını terk etmelerinin sağlanması hedefine varıldı. Alevilerin ibadet yerleri kapatıldı, önderlerinin unvanları yasaklandı. Onlar da İslam’ın Sünni mezhebini kabul etmeleri yönünde asimile edilmeye çalışıldı. Laiklik ilkesine aykırı olarak “din” Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devletin denetimi altına alındı ve araçsallaştırıldı.

Siyasetin ve medyanın dili ve söylemi mağdurların birbirleri için empati yapmalarını, acıların karşılıklı hissedilmesini ve aslında sorunların arkasında ideolojik devletin olduğunun anlaşılmasını engelledi. Tüm mağdur kesimler, kendileri dışındaki mağduriyetleri çok az biliyor ya da hiç bilmiyor. Her kesimin kendi mağduriyeti dışında, başka mağdurların, masumların ve mahzunların da bulunduğunu fark etmesi ve bu farkındalıkla mağduriyetleri ve acıları ortaklaştırması önemli. Toplumsal kesimlerin bu farkında olmama hâli nedeniyle de birbirlerine özür borçları olduğunu düşünüyorum.

Peki, devletin mağdur kesimlerden ya da toplumsal kesimlerin birbirlerinden özür dilemesi yeter mi? Tekçi ve ötekileştirici paradigmayla sürüklenen sistem çökmüş durumda. Tüm mağdur kesimler biraraya gelerek farklılıklarıyla birlikte özgürlük, eşitlik ve barış içinde, hukuk güvenliği altında yaşamanın ilkelerini ortaya koymalı. Çoklu, çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü ve evrensel-meşru bir hukuk devletine dayalı demokrasiyi inşa edecek yeni bir toplumsal sözleşmeyi oluşturmalı. Onun için “Özürden Uzlaşmaya” varılmalı.

Erdoğan ve Öcalan’ın MİT aracılığıyla hangi noktalarda uzlaştıklarını ve bu uzlaşmanın temelinde kişisel kaygı ve beklentilerin ne kadar etkili olduğunu bilmiyoruz ama tahmin edebiliyoruz. Başkanlığa karşı özgürlük ve siyaset yapma imkânı. Öcalan barış sürecinde muhatap alınan bir siyasi aktör ama devletin elinde rehin durumda.

Erdoğan, dolaylı yoldan ve dış dinamiklerin baskısıyla da olsa barış sürecinin başlatılmasında önemli bir rol oynadı. Ancak barış sürecinin devam etmesi ve sahih bir demokrasi üzerinden kalıcı noktaya taşınması, Erdoğan’ın AKP ile bağlantısının kesilerek anayasal yetki alanında tutulmasına ve partide yeni siyasi aktörlerin ortaya çıkıp rüştlerini ispat etmelerine bağlı. Kürt kesiminde de Öcalan’ın istismar edilmesi kaygısına bağlı olarak yeni siyasi aktörler ortaya çıkmakta. Selahattin Demirtaş’ın öncülüğünde yürütülen politika çok önemli. AKP’yi yeni siyasi aktörlerle değişebilmesi ve yaşadığı tıkanıklığı aşabilmesi için zorlamakta. Bu gelişmelerin Erdoğan ve Öcalan’ı kaygılandırması doğal.

HDP, kuşkusuz Öcalan ile Kandil ve PKK mensuplarının özgürlük ve entegrasyon sorunlarını ihmal edemez. Ancak bunu gözetirken herkes için demokrasi vaadinden sapmadan parti içi demokrasiyi geliştirmek zorunda. Demirtaş, ip üstünden düşmez ya da düşürülmezse, AKP, Erdoğan’ın partisi olmaktan çıkıp yeni bir dalga yaratabilirse AKP-HDP koalisyonu demokrasi ve barış sürecinin yolunu açabilir.

Bunu zorlayacak olan HDP ve Demirtaş’tır. Onun için oyum HDP’ye.

[email protected]

www.umitkardas.com

twitter.com/umit_kardas