• 26.04.2017 00:00

 ..idam, barbarlığın ebedi ve özel bir rejimidir." Alphonse de Lamartine


İdam cezasının geri getirilmesi konusu 15 Temmuz darbe girişiminden bu yana Cumhurbaşkanının  gündeminden düşmüyor. Cezbeye kapılmış kitleler liderlerinin teşviki ve yönlendirmesiyle bilinçsizce “idam isteriz” diyerek kendilerinden geçiyorlar. Ne idam cezasının gayriinsani sonuçlarını ve yarattığı travmaları ne de suç işlemeyi önleyici etkisinin bulunmadığının ve dönüşü olmayan bir ceza olduğunun farkındalar.

Türkiye’de idam cezası AB 3. Uyum Paketi doğrultusunda 2002 yılında 4771 sayılı kanunla barış zamanında kaldırıldı ve 2003’de 6 nolu ek protokol onaylandı. 2004 yılında da 5218 sayılı kanunla idam cezası her koşulda mutlak olarak kaldırıldı. 2006’da da 13 sayılı protokol onaylandı.1999 yılında Abdullah Öcalan hakkındaki idam cezası yargı alanında kesinleşti ancak bu kararın uygulanması için gereken kanun çıkarılmadığından infaz ertelenmiş oldu.Türkiye AİHM ‘in verdiği  ihtiyati tedbir kararına uymayı kabul etti.

Böylece Türkiye’de idam cezası felsefi, siyasi, insani, ahlaki bir tartışmanın sonucu kaldırılmadı. Öcalan’ın teslimi şartına bağlı olarak devletin politik ihtiyacı ve sıkışmışlığı nedeniyle kaldırıldı. Bu nedenle idam halen tartıştığımız bir konu. 1995 yılından itibaren idam cezasının kaldırılmasını savunmuş bir kişi olarak bir daha bu konuda bir yazı yazmayacağımı düşünmüştüm. Türkiye’nin ileriye doğru bir adım attıktan sonra  iki adım geriye doğru savrulma ritmini unutmuşum.

İdam cezasının geri getirilmesinin AB ile ilişkiler noktasında yaratacağı olumsuz sonuçları bir yana koyarak bu cezayı  hukuk tarihi, hukuk politikası ve hukuk felsefesi bağlamında ahlaki ve  insani  açıdan incelemek gerekir.

İnsanın fiziki varlığına yönelik ceza uygulamaları Batı ve Doğu ülkelerinde geçmiş yüzyıllarda yoğun bir şekilde kullanılmış, bu cezalarla birlikte ölüm cezası da 19. yüzyılın sonlarına kadar geniş bir uygulama alanı bulmuş, özellikle dinsel suçlar ve siyasi güce karşı isyan oluşturan eylemler baş sırayı almıştır.

Ölüm cezası işlenen bir günaha karşı tutulmak üzere yapılan bir eylem (Kefaret anlayışı ) ve toplumun ders almasını sağlayıcı bir araç (İbret gerekçesi) olarak kullanılmıştır. Hıristiyanlık kurum olarak kefaret anlayışını terk etmediği gibi bu cezaya daha üstün bir anlam vererek, ölüm cezasını ıstırap çeken ruhun temizlenmesi ve huzura kavuşması olarak görmüştür. Ölüm cezası çeşitli yer ve zamanlarda uçuruma atmak, suda boğmak, parçalatmak, yakmak, baş kesmek, asmak ve kurşuna dizmek şeklinde uygulanmıştır.

Mutlak monarşi döneminde de Ortaçağ’dan kalma yöntemlerin uygulanmasına devam edildi. Mezhep farlılıklarından dolayı görülen davalar sonucu binlerce insan özellikle Voduvalar yakılır. Yine 16. ve 17. yüzyıllarda büyücülük  suçlamasıyla binlerce insanın hayatına  ateşte yakılarak son verilir. Dine ya da dini eşyaya saldırmak, devlet düzenine karşı gelmeye yönelik olarak değerlendirilen kitapları basmak, dağıtmak ve satmak ölüm cezasını gerektirmekteydi. Bu suçlarda ölüm cezası asarak, boğarak ya da yakarak infaz ediliyordu. Krala karşı suç işleme niyeti dahi idam edilmeye yetmekteydi.

Bu dönemde işkence yaparak öldürme yöntemleri de uygulanmıştır. Kol ve bacaklardan atlara bağlayarak parçalama, yaralı yerlere kurşun, yağ, zift dökme, canlı gömme, ağızdan boşaltılan erimiş metalle öldürme gibi...  (Kamil Ateşoğulları-“Ölüm Cezası-Bir İnsanlık Suçu )

18. yüzyıla gelinceye kadar ölüm cezasına karşı güçlü bir çıkış yoktur. Mağdur durumda kalan bazı mezhepler bu cezayı eleştirmeye başlarlar. 18.yüzyılda halk ölüm cezasını kabullenmekte ve infaz izlemeye gitmektedir.

Eski Türk devletlerinde de hanın ölüm cezası verme yetkisi vardır. İslamiyetin kabulüyle bu yetki hükümdara geçmiş, Nizamülmülk siyasetnamesinde hükümdarın ölüm cezası verme yetkisini doğal kabul ederek,siyasetle bu cezayı özdeşleştirmiştir.

Osmanlılar padişahın bu anlamdaki yetkisini daha da genişletmiştir. Padişahın “suç işleme tehlikesi” gördüğü kişilere dahi ölüm cezası verme yetkisi vardı. Bu mutlak yetki “siyaseten katl” cezasının kötüye kullanılmasına neden olmuştur. Çocuklar ve şehzadeler dahil suçsuz çok sayıda hanedan mensubu Osman Gazi’den II.Mahmut’a kadar geçen dönemde birkaç istisna dışında boğularak öldürülmüştür. (1298-1808) Moğolların soyluların kanının akıtılmaması gerektiği geleneğine uyularak şehzadeler, sadrazamlar ve yüksek bürokratlar  dilsiz cellatlar vasıtasıyla boğdurularak öldürülmüştür. 1453-1821 arası 44 sadrazam hakkındaki ölüm cezası birkaçı hariç bu şekilde infaz edilmiştir.

Hanedan ve bürokrasi dışında kalanlar için ölüm cezası çeşitli şekillerde infaz edilmiştir. Şeyh Bedrettin çıplak olarak asılmış (1420 , IV. Murat döneminde Sakarya şeyhi Ahmet derisi yüzülüp, organları kesilerek öldürülmüştür. Hurufi lideri Fazıl Tebrizi ise ateşte yakılmıştır. Reayaya uygulanan idamlar da açık olarak infaz edilirdi. Alevilere kitlesel olarak uygulanan ölüm cezaları ya yakılarak ya da sulara atılarak infaz ediliyordu.

Osmanlı’da yukarıda belirtilen yöntemler dışında ölüm cezası kılıç ya da baltayla boyun vurma, kazığa geçirme, deri yüzme, çengele geçirme, üzerine neft dökme yöntemleriyle yerine getiriliyordu...( Ateşoğulları- a.g.e )

II.Mahmut ile birlikte padişahın ölüm cezası verme yetkisine bürokrasi açısından sınırlama getirilmiş, 1840 tarihli Ceza Kanunnamesiyle de padişahın ölüm cezası verme yetkisine son verilmiştir. 1858 tarihli Ceza Kanunnamesiyle padişaha mahkemelerce verilecek ölüm cezalarını onaylama yetkisi verildi. Bu kararnameyle ölüm cezasının 15 yıldan az olmamak koşuluyla kürek cezasına çevrilmesi imkanı getirildi.

1920’de çıkarılan ve 1991 tarihinde kaldırılan 2 sayılı Hiyaneti Vataniye Kanununun öngördüğü ölüm cezası, yine aynı yıl kurulan İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla uygulanmaya başlandı.1922’de kaldırılan İstiklal Mahkemeleri Şeyh Sait Ayaklanması üzerine 1925’de çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu ile birlikte yeniden kuruldu. Bu dönemde 1000‘den çok kişi idam edildi, 3000’e yakın kişi hakkında da müeccel idam cezası verildi. Bunun dışında 1920-1926 arası 13 milletvekili, 1922-1950 arasında ise 465 kişi idam edildi.

İstiklal savaşında asker kaçaklığı, casusluk, bozgunculuk, vatan ihaneti suçlarını yargılamak ve  iç güvenliği sağlamak amacıyla kurulmuş bulunan 14 İstiklal Mahkemesi ve Cumhuriyetin ilanından sonra devrimlerin gerçekleşmesini desteklemek için kurulan 3 İstiklal mahkemesinin 1919-1927 yılları arasındaki  siyasi suçlara yönelik idam cezası uygulamalarını  ve Osmanlı’dan tevarüs edilen  siyasi kültürün etkisini incelemeden iktidarın idam hevesini anlamlandırmak  mümkün değil.

1926 yılında 1889 tarihli İtalyan Kraliyet Ceza Kanunu iktibas edildiğinde mehaz kanun olan İtalyan Ceza Kanununda yer almayan ölüm cezası 765 sayılı kanunla bizim ceza kanunumuza konulmuş oldu. Üstelik ölüm cezası öngörülen suçların biri hariç tamamı siyasi suçlara ilişkindi. Son 68 yılda 443 kişi idam edildi. Bunların önemli bir bölümü siyasi suçluydu. Adnan Menderes, Hasan Polatkan, Fatin Rüştü Zorlu, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan bilinen örnekler..

Ölüm cezası kaldırıldıktan sonra 2004’de çıkarılan TCK’de tamamına yakını siyasi nitelikte olan suçlara “ölüm cezası” yerine “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” öngörüldü. Bugün 12 yıl sonra özellikle siyasi suçları ilgilendiren idam cezası bakımından  aynı noktaya dönmüş bulunuyoruz. Devam edeceğim.