• 17.05.2017 00:00

 Hukukun işlevi hukukun amacıyla bağlantılıdır. Kuşkusuz hukuk toplumun ve bireyin korunmasını, hak ve özgürlükleri tehdit eden tehlikelerin önlenmesini, idari organizasyonun pratik amacına uygun şekilde işleyebilmesini, suçlarla etkili şekilde mücadele edilmesini, davaların zaman ve masraf bakımından zarara neden olmayacak şekilde düzenli ve hızla yürütülmesini amaçlar. Ancak bütün bunları amaçlarken hukukun gözeteceği hedef-amaç adalet, özgürlük ve insanlık idesidir. Eğer bu hedef-amaç gözetilmezse hukuku her türlü çıkarın, ideolojinin ve siyasetin aracı durumuna düşürmüş oluruz.

Hukukun siyasileşmesi ve idarileşmesi adaletin yitirilmesi demek. Hukuk siyasetin ve bürokrasinin bir aracı olmayıp, aksine siyaset ve bürokrasi hukuki bir temele dayanmalıdır. Bu nedenle siyasi güç kullananların hukuku araçsallaştırmaları, hukuk uygulayıcılarını kişisel ve siyasi hesapları uğruna adalet hedefinden uzaklaştırmaları, korku ve tehdit yoluyla baskılayıp, yargılanacak kişilerin hukuk güvenliği bakımından tanınmış olan teminatlarını yok etmeleri kabul edilemez. Bu durum açıkça meşru hukukun dışına çıkarak iktidarın meşruiyetini kaybetmesi anlamına gelir.

Hukukun anlamı unutulmuş, güce ve siyasete alet edilmiş olabilir. Bu anlamda bundan zarar görecek olan toplumdur. Böyle bir durumda toplumda uyumsuzluk ve huzursuzluk artacak, yaratıcılığın ve kültürün gelişmesi engellenmiş olacak, ekonomik gelişme duracak ve toplumun geleceği de tehlikeye düşecek, buna karşılık hukuk nihai hedefine yönelik olarak görevini yapınca toplumda uyum, denge,barış ve huzur sağlanacak ve  gelişmenin yolları açılmış olacaktır.Bir toplumun hukuk toplumu olabilmesi için özgürlük ve adaletin gerçekleşmesi zorunlu.Hukukun ahlaki ideali de adalet ve insan onuruna yaraşır davranış ve insaniyet değerlerini gerçekleştirmekle ilgili.

Hukukun bir diğer işlevi de barışı sağlayacak bir ortamın yaratılmasıdır. Toplumun barış içinde yaşayabilmesi barış sever bir hukuk düzeninin kurulmasına bağlı.Bu nedenle hukuk düzeni değişik inanç ve düşüncelere sahip bireylerin bir arada yaşayabilmelerine olanak sağlayacak nitelikte olmalı.Bu nedenle kimlik farklılıklarına saygıyı oluşturacak bir hukuk düzeni oluşturmak bir zorunluluk.

William Connoly “Kimlik ve Farklılık” isimli yapıtında demokratik kimlik siyasetinin ne anlama geldiğini anlatıyor.“ Demokratik bir kimlik siyaseti, aşkın gerçeğe sahip olduğunu iddia eden bir komuta etiğine karşıdır. Kendisinin ve dünyanın belirsizliğinin farkında olan, tartışmaya açık, bu yüzden de kendisine belli bir mesafe ve ironiyle bakan, ötekine özen gösteren ve yaşamın zenginliğine saygı duyan bir etiğe dayanır.”William James de “insan ruhu, kendisinin, ister kolaylık uğruna, ister amaçlı olarak kategorilere göre sınıflandırılmasından nefret eder, buna meydan okur. Kısa yaşamımızı aşan, yalnızca benzersizliğimiz, özel kimliğimizdir.Bu nedenle onu her zaman korumamıza gerek var” saptamasında bulunmakta.

Bu nedenlerle adalet ve eşitlik gibi etik değerlere dayanan ve bu değerlere ulaşmayı hedefleyen hukukun bu anlamda barışın ahlakiliğini sağlaması görevi.Bunun sağlanamadığı yerde barış tehlikeye girer ve bireyi hiçe sayan bir hukuk düzeni hukuk adını taşımaya hak kazanamaz.Bu durumda devletin kullandığı şiddet de hukukun dışına taşar ve güç kullanıp uygulayanlar  meşruiyet dışına çıkmış olurlar.

Hukukun önemli bir boyutu da özgürlükçü olmasıdır. Hukuk bireyin akıl ve vicdanına uygun olarak aldığı kararları dış dünyada gerçekleştirmek isterken karşısına çıkabilecek engelleri önleyip, ortadan kaldırabilecek önlemleri almalıdır. Hukukun bireyin özgürlüğünü güvence altına alması öncelikli görevi. İnsan öz benliğini ancak özgürlük ortamında ortaya çıkarabilir ve birey olarak kendini yaratabilir.

Emile Brehier’in belirttiği gibi keyfiliğe dayanan baskı yönetimi (istibdat) sorunu siyasi değil, ahlaki bir sorun olabilir. Çünkü insana bir araç, bir eşya muamelesi yapılamaz. Bir toplumun gelişmesi özgür bireylerin varlığına bağlıdır. Korku ve baskıyla sindirilmiş, özgür olamaması nedeniyle yaratıcılığı körelmiş, otoriteyi temsil eden bir güce biat ettirilmiş  insanların meydana getirdiği oluşuma toplum denemez.İçindeki değerleri özgürce gerçekleştirerek kendisini tanıyan ve seven insan bu şekilde başkalarına karşı sevgi ve saygı değerini de  algılayacak ve John Locke’un  "Ahlakın sarsılmaz ve tüm toplumsal erdemlerin temeli olan altın kuralı "kendine ne yapılmasını istiyorsan başkalarına da onu yap"  sözleriyle hatırlattığı gibi empati yapabilecektir.

Hukukun özgürlükçü niteliğinin en önemli boyutu ifade özgürlüğü alanında kendisini gösterir. Bilmek tek hakikat olduğunu iddia edip, onu tartışılmaz kılmak değildir.Hakikate tam olarak ulaşabilmek hiçbir zaman olanaklı değil.Tüm değer yargıları hakikat olduğu iddiasını taşır.Asıl olan sürekli eleştirip, araştırarak hakikate yaklaşma çabası göstermek.Gelişme de buna bağlı.Bu nedenle düşüncelerin özgürce açıklanması ve tartışılması zorunlu.Sorunlar hiçbir zaman çözüme ulaşamaz.Her çözüm yeni sorunları da birlikte getirmekte.Hakikate yaklaşmada bilime ve özellikle felsefeye de önemli görevler düşmekte.Bu nedenle ifade özgürlüğünün sağlanması ve güvence altına alınması hukuki ve ahlaki bir görev.

Bilmek konusunda otorite ve tekelcilikten uzak durmak gerekmekte. Erich Fromm bunu “Bilmek, gerçeği eline geçirip ona sahip olmak değil, sürekli eleştirip araştırarak gerçeğe hep biraz daha yaklaşma çabasıdır” şeklinde açıklamakta. Bu nedenle Woltaire’in “Söylediklerinizin hiç birine inanmıyorum ama konuşma hakkınızı ölünceye dek savunacağım” sözünü evrensel bir ilke olarak kabul etmek gerekmekte.

Hakikat, adalet, özgürlük, estetik gibi yüksek ahlaki değerlere dayalı bir toplumsal düzen ancak meşru hukuk aracılığı ile sağlanır ve güvenceye alınabilir…