•  

 İnsanın niteliğine ilişkin soruya, onun evrensel bir varlık olması nedeniyle ancak felsefi alanda bir cevap aranmakta. Bu konu felsefenin en kadim ve en karanlık meselesi. Sorunun cevabı insanın kendine özgü yapısında yatmakta. Bu yapı yalın ve tek katmanlı değil, aksine çoklu birleşik bir yapı ve evrenin bütün katmanları onda yansımasını bulmakta. Değerli hukuk felsefecisi Vecdi Aral, İnsan Özgür mü? isimli kitabında bu soruya cevap verirken, “Bir bakıma makrokosmos, insanda özetlenmiştir. O, bir mikrokosmostur; bir küçük evrendir” der, Fromm bu cümleyi adeta tamamlar: “Heyecan verici çok şey vardır, ama hiçbiri de insandan daha görkemli değildir.” Jean-Paul Sartre, “Özgürlüğe mahkûm olan insan bütün evrenin yükünü omuzlarında taşır, o, evrenden ve kendinden sorumludur” diyerek insanın birey olarak sorumluluğuna işaret eder.

İnsanın niteliğiyle ilgili sorulara cevap ararken, insanın insana ne kadar ihtiyaç duyduğunu anlarız. Bu ihtiyacı Abdülhak Şinasi Hisar çok güzel özetler: “Peki, vefa yerine ihanet görmeye, hakikati bulmak yerine iftiraya uğramaya, haksızlığın kurbanı olmaya razıyız. Fakat derdimizi dökecek bir dert ortağı, başımıza gelenlerden şikâyetimizi duyacak bir can kulağı bulunsun.”

İnsan bir toplum düzeni kurmak ve bu düzen içinde yaşamak zorunda. Onun her şeyden önce fizik varlığını korumak için diğer insanlarla bir arada yaşaması ve işbirliği yapması kaçınılmaz bir durum. Ancak bu maddi ihtiyacın yanı sıra insan manevi yönden iç dünyasını oluşturup zenginleştirebilmek, kendini gerçekleştirebilmek için toplumun sağlayacağı olumlu, yaratıcı, teşvik edici ortama da ihtiyaç duyar. Balzac, bu ihtiyacı şöyle dile getirir: “…insanın ilk düşüncesi şudur: Bir kader ortağı bulmak. Hayatın kendisi olan bu güçlü isteği doyurmak için insan bütün direncini, gücünü, tümel hayatının enerjisini kullanır.”

İnsanların birlikteliği kendisini vazgeçilmez olarak aşkta bulur. Kuşkusuz kastedilen aşk, bugünkü tüketim toplumunda aldığı haliyle içi boşaltılmış ve cinselliğe indirgenmiş bir durum değil. İnsan ilişkileri içsel dünyamızın kaynaklarını oluşturmakta. Ancak insanda toplumsal eğilimler kadar ona karşıt eğilimler de bulunmakta. İnsan aynı zamanda çıkarı için başkalarına zarar vermekten, gücünü başkalarını yok edinceye kadar kullanmaktan çekinmeyen bencil bir varlık. İnsan insanın ilacı olurken aynı zamanda kurdu da olabiliyor. 

Yıkıcılık sanki insanın özelliği gibi duruyor. İktidar ve güçten pay almak uğruna insan kendisine ihanet ederek şiddete dayalı bir yıkıcılık içinde ölümcül edimlerini gerçekleştiriyor. İktidar ve para-mülk edinme hırsı insanlığı tehdit ediyor. İktidara aç insanlar yıkıcılığı göze alıyorlar. Bu nedenle insan olmanın anlamını sorgulamak, bir insan olarak ne ifade ettiğimiz üzerinde tefekkür etmek, duygudaşlığımızı sorgulamak demek.

Nazi kamplarının, Auschwitz’in, Dachau’nun, Terezin’in insanlar tarafından düşünülmüş ve gerçekleştirilmiş olması utanç verici. Antikçağ’daki çocuk katliamları, çağımızda Güney Amerika’da, Ruanda’da, Yugoslavya’da, Endonezya’da, Ortadoğu’da yaşanan katliamlar... Kadınların ve çocukların tecavüze uğramaları, Avrupa’da yabancı düşmanlığından kaynaklanan aşırılıklar... Ankara ve Paris’te yaşatılan katliamlar… Savaşlar, yıkımlar, şiddet, nefret, ekonomik çöküntü, uyuşturucu tüketimi, kadınlara ve çocuklara uygulanan şiddet ve zulüm… Dünyadaki bu krizin çeşitli nedenleri sayılabilir. Ancak bu nedenlerin en önemlisi insanı insan yapanın ne olduğuyla, insanı nasıl anlamlandıracağımızla ilgili. 

Psikanalist Arno Gruen’e göre insan olmanın ne anlama geldiği Auschwitz’i de aşan bir soru. Auschwitz, insanın neler yapabileceğine dair bir yanıt olarak, insan olmanın ne demek olduğu sorgulamasını haklı kılmakta.

Toplumsal düzen bilincimizi ve kendimizi algılayışımızı biçimlendirirken iktidar kendine itaati ister ve aynı zamanda bunu bize kendi amacımızmış gibi dayatır. Amacımız iktidara ortak olmak, itaat ettirmek, hırslarımızı doyurmak olunca temel ihtiyacımız olan şefkat, sevgi ve merhamet bizden uzaklaşır. İçimizden koparılan bu duygular güç ve maddi edinim savaşlarında yıkıcı bir öfkeye ve parçalanmaya yol açmakta.

İnsan olmanın ne demek olduğu çoğunlukla insanların üstlendikleri toplumsal rollerle ifade edilir. İnsan kimliği roller ve simgelerle özdeşleşir. Bu da insanı milliyetçilik tuzağına düşürür. Kimliğimizi milliyetçilik üzerinden ifade ettiğimizde, bu bizi ister istemez şiddete, en zayıf olanların istismarına ve ezilmesine, cinayetlere, kıyımlara ve savaşlara götürür. Böylece milliyetçi kimlik bizi teslim alır ve kurban durumuna düşürür.

Kuşkusuz toplumsal bir varlık olarak bedensel ve ruhsal gelişimimiz için diğer insanlara ihtiyaç duyarız. Ancak kendi yetersizlik duygumuz bizi iktidarla özdeşleşmeye götürür ve empati yapma yeteneğimizin kaybolmasına yol açar.

Kişi kurum ve organizasyonlar içinde otorite sembolleriyle özdeşleşirken, bir yandan otoriteye boyun eğmeye hazırken, diğer yandan sınırlanamaz bir öfkeyle kimliğini bulur, sorumluluğu üst sistemlere devreder ve kendine yabancılaşır.

Yabancılaşmış insan kendini anlamlandıran özünden, vicdan ve merhametten koparak insan olmanın zeminini kaybeder ve güce dayalı bir toplumsal sistemin sürekliliğini sağlayan bir araç haline gelir. Artık acı çeken diğer insanlarla empati kurmanın imkânı kalmaz.

Toplum kişiye acısını yaşamasını bir zayıflık olarak algılatıyorsa, o kişi kendi bastırılmış ve inkâr edilmiş acısından kurtulmak için başkalarına zarar verecek, başkalarını ezecek ve aşağılayacak, ruhsal travmasını gizlemek için de inkâr yolunu seçecektir. Böylece kurban ile suçluyu ayırt etmek zorlaşacaktır. Kendi hayatına ait acıyı algılamasına izin verilmeyen kişi, başkalarının acısını da anlamayacak ve kabul etmeyecektir.

Nikolay Çavuşesku, Romen halkına acımasızca davranan güvenlik birimlerini yetim çocuklar arasından devşirmişti. Sevgisiz ve umutsuz hayatları içinde yaşayabilmek için acılarını bastırmayı başarmış bu çocuklar, öldürmek için eğitilmişlerdi.

Acı karşısında gösterdiğimiz korkaklık acıyı yaşamamızı ve algılamamızı engellerken, sorumluluk almaktan çekinerek şiddete karşı kayıtsız kalıyoruz. Empati kurabilmek için acılarımızı sonuna kadar cesaretle yaşayabilmeliyiz. İnsan acı ve merhamet hissetme yetisini kaybederse, geriye insanlığından bir şey kalmaz.