• 25.12.2019 00:00

 İkinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü dönemde özellikle ordunun yetersizliği ve güçsüzlüğü gibi profesyonel nedenlerle genç subaylar arasında komutanlara ve iktidara karşı başlayan hoşnutsuzluklar 1940’lı yıllardan itibaren genç subayların siyasete müdahale amaçlı cunta örgütlenmelerine başlamalarına neden oldu.

1942-1943 yıllarında İnönü yönetimini devirmek amacıyla girişimde bulunulmuş, General Muzaffer Tuğsavul kendisine yapılan teklifi geri çevirmişti.(Doğan Akyaz- Askeri Müdahalelerin Orduya Etkisi). 

Siyasal nitelikli cunta örgütlenmeleri çok partili rejime geçişte, 1946’da yapılan ilk seçimlerde ve sonrasında da varlıklarını devam ettirdiler. 1940-1945 arası kurulan cuntalarda daha sonra önemli görevlere gelecek isimler bulunmaktaydı.

Cemal Tural, Cevdet Sunay, Memduh Tağmaç gibi. Bu cuntalardan bir kısmı İnönü ile bir kısmı Bayar’la ilişki kurmuş hatta bazı subaylar Demokrat Parti lehine bir girişimi de düşünmüşlerdi. 

1950 seçimlerinden birkaç ay önce İsmet İnönü ve Nihat Erim İstanbul’da I. Ordu Komutanı Asım Tınaztepe ve diğer generallerle toplantı yapmış, Tınaztepe’nin çok partili rejime geçiş ile ilgili endişelerini gidermeye çalışmışlardı. 

İnönü generallere değişen dünya koşullarının demokrasiye geçişi zorladığını belirtirken rejimin tehlikeye girmesi durumunda orduyu göreve çağıracağını belirtmeyi de ihmal etmemişti. (Feroz Ahmad- Demokrasi Sürecinde Türkiye 1945-1980).  

14 Mayıs 1950 seçim sonuçlarının açıklanmasından hemen sonra; 15 Mayıs akşamı bazı generaller İnönü’ye gidip bir emri olup olmadığını sormuşlar ancak İnönü’nün müdahaleye sıcak bakmaması üzerine girişimlerinden vazgeçmişlerdi. 

Ordu içinde bazı üst rütbeli subayların demokratik sürecin hemen başında CHP ile temas içinde olması DP’yi rahatsız etmeye başlamıştı.  

1950 seçimlerinin yapılmasından çok kısa bir süre sonra bir albayın İnönü’ye bağlı generallerin 8-9 Haziran gecesi darbe yapacaklarını Başbakan Menderes’e ihbar etmesi üzerine 6 Haziran 1950’de hükümet tarafından Cumhuriyet tarihinin en geniş ve hızlı tasfiyelerinden biri gerçekleştirilerek 16 general ve 150 albay emekliye sevk edildi. (Ümit Özdağ- Menderes Döneminde Ordu Siyaset İlişkisi ve 27 Mayıs İhtilali). 

1954 yılından itibaren ordu içindeki cuntalaşma faaliyetleri artmış bulunuyordu. Hiyerarşi dışı bu örgütlenmelerin birden çok olduğu ve bazılarının birleşik olarak davrandıkları saptandı. 

Çok partili rejime geçişte, gerek yasalar gerek sıkıyönetim uygulamaları yüzünden, sol kanadı budanmış, aynı ekonomik sistemi savunan ve demokratik değerleri içselleştirmemiş iki partili bir rejim ortaya çıkmıştı.

CHP ve DP sol karşıtlığında buluşuyor hatta birbirlerini komünistlikle suçluyorlardı. Tek ayak üzerinde yürümeye zorlanan demokrasinin biçimsel bir hal alacağı ve rejim tıkanıklığına yol açacağı öngörülemez değildi.

1950, 1954, 1957 milletvekili genel seçimlerinden DP çoğunluk partisi olarak çıktı. Ancak seçim sisteminin yarattığı adaletsiz sonuçlar nedeniyle bu parti aldığı oy oranlarının çok üstünde temsil edilmeye başlandı. 1950 seçimlerinde yüzde 53.35 oy oranıyla TBMM’de yüzde 83.57’lik bir temsile ulaşmıştı.1954 ve 1957 seçimlerinde de bu oransızlık devam etti.

Böylece kuvvetlerin birleştiği, çoğunluk egemenliğine hatta diktasına dayalı, parti içi demokrasinin bulunmadığı iki partili bir rejime geçilmiş oldu. Disiplinli, çoğunluğa dayalı yürütmenin hem çoğunluğa hem de meclise dolayısıyla ülkeye tek elden hükmetmeye kalkması sonucunda meclisin hükümet üzerinde denetiminin bulunmadığı ve muhalefetin ezildiği bir uygulamaya geçildi. (Bülent Tanör- Osmanlı-Türk Anayasal Gelişmeleri)

Hükümet ve parti içinde oluşan dar bir kadronun yarattığı oligarşik yapı, partinin meclis grubunu da denetimi altına alarak ve kendisine oy vermeyenleri dışlayarak ‘milli irade’nin tek sözcüsü kimliğine büründü.

Bu durum 1924 Anayasası’nın öngördüğü Meclis üstünlüğü sistemini tersine çevirmiş, fiili parti oligarşisi sistemini yaratmıştı.1957’de yapılan bir İçtüzük değişikliğiyle muhalefetin iktidarı denetleme yolları esaslı bir şekilde daraltıldı.

1953’de üniversite öğretim üyelerinin siyasi kuruluşlarda görev almaları, siyasi yayın ve beyanda bulunmaları bir yasayla yasaklandı.1954 seçimlerine gidilirken Millet Partisi mahkeme kararıyla kapatıldı. Muhalefete oy verenleri cezalandırmak için Adıyaman ilçesi Malatya’dan ayrılıp il haline getirildi. Kırşehir ili ilçeye dönüştürüldü.

1954’de partilerin radyodan seçim propagandası yasaklandı. İktidar temsilcilerinin konuşmaları seçim propagandası sayılmadı. Radyo partizanlaştı. Partilerin seçim dönemi dışında toplantı ve gösteri düzenlemeleri yasaklandı.

DP iktidarı özellikle basın özgürlüğünü yok edici düzenlemeler yaptı. Resmi İlanlar Kararnamesi ile basını ödüllendirme ya da cezalandırmanın yolu açıldı. Yeni basın suçları yaratılırken, hükümete karşı suçlarda ispat hakkı tanınmasından vazgeçildi, sorumluluk alanı genişletildi.

Kamu görevlilerinin yargı yolu kapatılarak re’sen emekliye sevk edilmesiyle baskılar son safhaya geldi. Yüksek mahkemelerin üyeleri ile üniversite öğretim üyeleri de kapsam içinde olduğundan adli ve akademik güvenceler etkilendi. Özellikle bu düzenleme sonucu hâkim bağımsızlığının yok edilmesi hukuk güvenliğini de ortadan kaldırmış oldu.

DP çoğunluğu 18 Nisan 1960’ da ‘CHP’nin yıkıcı, gayrimeşru ve kanundışı faaliyetleri’ni araştıracak bir “Tahkikat Encümeni” kurulmasına karar verirken, bu alt kurula sorgu ve sulh hâkimi ile askeri adli amirlere tanınan tüm hak ve yetkileri tanıdı. Encümen sınırsız yetkilerle şiddetli önlemler almaya başladı. 

Bu gelişmeler üzerine 28 Nisan 1960’da öğrenci hareketleri başladı. Bunun üzerine sıkıyönetim ilan edildi. DP uyguladığı antidemokratik politikalarla yarattığı gergin ortamda askeri otoriteye yaslanarak bir darbe zemini yaratmış oluyordu. Çünkü asker darbeyi gerçekleştirecek zemini yakalamıştı.

Çok partili hayata geçiliyor iddiasıyla aslında birbirine benzeyen iki partili bir vesayet rejimine geçilmişti. Bagajı antidemokratik uygulamalarla dolu, parti içi demokrasiden uzak, demokrasi kültürü üretememiş CHP’den dörtlü takrirle ayrılarak DP’yi kurmuş eski CHP’li kadrolardan demokratik ve hukukun üstünlüğüne dayalı bir rejim inşa etmeleri beklenemezdi.

Bu gelişmelerin sonucu 27 Mayıs askeri darbesi emir-konuta zinciri dışında, askeri hiyerarşiden bağımsız ve generaller dışında kalan subaylar tarafından gerçekleştirildi.

1961 anayasası, bir askeri darbenin ve bu darbeyi besleyen koşulların ürünü oldu. Bu anayasa, askeri bir rejim ortamında hazırlanmış, 37 subaydan oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK) ve seçkinci bir karakter taşıyan Temsilciler Meclisinden meydana gelen Kurucu Meclis tarafından hazırlandı. 

Türkiye’de bir anayasanın kurucu meclis tarafından oluşturulması ve referanduma sunulması ilkti. 61 anayasasının hazırlanması ve kabulünde üç aşama öngörüldü: Ön tasarıların hazırlanması, tasarıların kurucu meclis tarafından tartışılıp kabul edilmesi, halk oylaması.

Milli Birlik Komitesi, yeni bir anayasa hazırlanması için İstanbul Hukuk Fakültesi’nden yedi kişiyi görevlendirdi. Bu bilim kurulu Ankara üniversitesinden de üç üye alarak, ön tasarıyı hazırlayıp MBK’ye sundu.

Temsilciler Meclisinin özelliği aydın ağırlıklı oluşu, genel oya dayalı bir eşitlikçi temsilin öngörülmemiş olmasıydı. Bu çerçeve içinde DP ve çizgisinin temsiline olanak tanınmamıştı. Bu oluşum, demokratik teori ve anlayış açısından özürlüydü. Bu eşitsizlikte kısıtlayıcılık TM’nin CHP eğilimli bir kentli aydın üstünlüğüne sahne olmasını mümkün kıldı.

TM’nin kendi içinden seçtiği 20 kişilik Anayasa Komisyonu, Anayasa tasarısını hazırladı. Kurucu Meclis, 27 Mayıs 1961 tarihinde son metni kabul etti. Bu metin, 9 Temmuz 1961 günü halk oylamasına sunuldu. Katılma oranı, yüzde 80’in üstündeydi. Geçerli oyların yüzde 61,5’i evet, yüzde 38,5’i hayırdı.

1961 Anayasası’nın felsefesini, esaslarını ve içeriğini, bu Anayasa’da 1971 yılında yapılan değişiklikleri başka bir yazımda ele alacağım. Geçmişle ilgili tespitlerin bugün sıfırdan yeni bir inşayı nasıl yapmamız gerektiğine bizi ikna edeceği kanısındayım.