• 22.04.2021 05:52

Dinlerin büyüsü kayboldu, ütopyalar geri çekildi, hayatın anlamı sorusunun kolektif olarak ifadesini bulacağı bir alan kalmadı. Modern insan hayatını ister para ister şöhret ya da güçle doldursun bir boşluğa düşmüş durumda.

Bir aile kurmak, iş sahibi olmak ya da siyasi bir kurtuluş vaadi bu boşluğu doldurmuyor. Modern dünyanın bilimsellik sınırları içinde kalması bu boşluğa katkı sunuyor. Bilgelik ise dışlanmış durumda. Oysa bilgi bize dünyanın ne olduğunu söyler, ne olması gerektiğini değil. Bunun sonucu olarak eve, eşyaya, mülke, şöhrete, güce bağlanmak insanı bir tür kayıtsızlığa sürüklemekte.

İnsan sonu olan bir varlık. Sonlu olmanın yarattığı sorularla, benliğini ve özellikle tinsel yanını yok ederek ya da umutsuzluk yoluna saparak baş edemez. Tüketim hırsıyla kuşatılan insana, “niçin” sorusu kendisini dayatmakta.

Bir tarafta “çalış” ya da bizde de giderek artan bir şekilde olduğu gibi “kolayca kazan ve lüks içinde tüket” kuşatması, diğer tarafta fanilik karşısında sorulan “niçin” sorusu. Anlam sorunu, modern insanın hayatında bu çelişkiyi ortaya koymakta.

Faniliğin bir insanlık hali olması onun sadece ölümü düşünmek  anlamına gelmediğini gösterir. İnsanın fanilikle yüzleşmesi  nasıl yaşamak gerektiğini sorgulamasını gündeme getirmekte. Düşünce ve sanat kaynağını dolaylı olarak “fanilik” ten alıyor olabilir. Andre Malraux’un anlatımıyla mağarasının taş duvarına bizon çizen ilk insan, hem kendisinin  hem de bizonun fani olduğunun farkındadır.

Modern insan, Tanrı’nın muğlaklığıyla sakatlanmış postmodern ticaret ve iletişim çağında, yine postmodern barokta ön plana çıkan tutku ve hırsın iç içe geçmiş düzensizliğinden kaçmaya çalıştıkça daha da içine çekildiği bir kum tuzağına düşmekte.(Nilgün Tutal Cheviron- “Haneke Huzursuz Seyirler Diler” )

Cheviron, bu dönemin insanını Yunan mitolojisindeki İkarus’un öyküsüyle örnekliyor. Atinalı mimar Daidalus (Daedalus) ve oğlu İkarus, Kral Minos’un emriyle karmaşık yollardan ve adalardan oluşan bir kale yaparlar. (Labyrenthos ? Labirent) Daha sonra baba-oğul kral tarafından cezalandırılarak bu kaleye kapatılırlar. Daidalus kendisi ve oğlu için bu kulenin penceresinden kaçmaya yarayacak balmumu ve kaleye gelen kuşların tüyleriyle iki çift kanat yapar. Babası, İkarus’a uçarken zevkten kaçınmasını ve uçmanın coşkusuyla güneşe yaklaşmamasını, denize yakın uçup kanatların nemlenmesini engellemesi gerektiğini öğütler. Tutku ve hırsının esiri olan İkarus ise, uçabilme özgürlüğü ile kendinden geçer, güneşe fazla yaklaşınca balmumu erir ve Ege Denizi’ne düşerek hayatını kaybeder.

Modern bireysel egoizm, kendi iyiliğine, düzenine, kendi cemaatinin çıkarlarına ve hayatına odaklanırken, düzenini ve çıkarlarını tehdit etme ihtimali olan her şeyi akıldışı cinayetler işleyerek ve cinayetin izlerini yok etmeye çalışarak ortadan kaldırabilir. İnsan masum bir şeytana dönüşür.

Postmodern dönemin tanrısı Neo-Hermes, malların, fikirlerin, duyguların, aşkların alınıp satılmasını sağlamakta. Ekonominin, alıp satmanın tanrısı, bu faaliyette hırsızlık, yolsuzluk, haksızlık olduğunu bilir ama bunu yapanları da korur, onlara da tanrılık yapar. Böylece muğlaklaşır. ( Cheviron- a.g.e. )

Bu etiğin, estetiğin, hukukun, her şeyin ötesinde olma hali, siyasetten kültüre her alanı etkilemekte ve toplum bireyle olan sosyal bağını kopararak anomik bir yapıya dönüşmekte. Fransız sosyolog Émile Durkheim’ın Suicide (İntihar) isimli kitabında kavramlaştırdığı “anomi” halinde, haksız, hukuksuz ve adaletsiz yönetim sonucunda sosyal kimlik bireysel düzeye inerek ufalanır.

Bu durumda hukuk, etik ve ahlak dışlandığından toplum hastalanır, dayanışma kaybolur. Davranışları biçimlendiren ve idealleri inşa eden değerler sistemiyle bireyler arasındaki ilişkiler altüst olur. Türkiye geldiğimiz noktada anomi halini yaşamakta.

İnsan, sonsuz iyilik-kötülük mücadelesinin hüküm sürdüğü bir hayat macerasında varlıkla yokluk arasında sıkışmış durumda. Başarı ve para kazanma hırsına adanmış, yalanı, iftirayı, ihaneti, haksızlığı yöntem olarak benimsemiş bir hayat, başkalarının haksızlığa uğramasına ve mutsuz olmasına dayandığından, hayatı bu şekilde yaşamış insana kâbuslar gördürür.

Hakları yenenlerin, mutsuz olanların, mağdurların, masumların ve mahzunların gölgesi yanı başımızda dolaşırken, gözetlenme ve suçüstü yakalanma korkusu karabasana dönüşmekte. Hayatımız şiddetin  egemenliği altındayken, sevgiye, bağışlamaya, paylaşmaya ilişkin kodlar kaybolmuş halde.

Bilinçdışımızın alanına girmeye ve içimize bakabilmeye, insani yanımızla karşılaşmaya cesaretimiz var mı ?  Derinimizdeki üstü örtülü bencilliklerimize, öfkelerimize, hınçlarımıza, sevinçlerimize, insani olan ya da olmayan hallerimize bakabilmek.

Günlük hayatımızda farkına varamadığımız kötü yanımız bizi hesaplaşmaya götürebilir. İyiyle kötü, sevgiyle nefret, kurbanla saldırganın içimizde olduğunu fark ederiz. Artık şiddeti dışımızda konuşlandıramayız, çünkü şiddetin çok olağan bir olgu olarak içimizde olduğunu fark ederiz.

Cheviron,  Michael Haneke filmlerindeki cinayetlerin ve şiddetin esas sorumlularının erkek karakterler olduğunu, kadınların da masumane olmayan bir şekilde onların suç ortağı haline geldiğini anlatırken Haneke’nin neyi talep ettiğini şöyle vurgulamakta: “Toplumsalın riyakârlığını ve sahtekârlığını önümüze koyup; toplumsal bedene duhul etmiş bozulmayı düşünmemizi talep eder. Çağımız toplumları; kötülüğün kabul edilmesi imkânsız biçimlerini ortaya çıkarmak, bozulmaya karşı çözümler üretmek yerine; kötülüğün büyümesinin önünü açmakta, kötülüğe karşı lakaytlığı normalleştirmekte ve en önemlisi toplumsal sistemi içten içe kemiren çürümüşlüğe karşı hiçbir önlem almadan muhafazakârlık övgüsü yapmaktadır.”

İnsan, bu kaotik ortamda kötülükten, şiddetten uzaklaşıp vicdan, merhamet ve empati duygusuyla iyiliğe doğru yol alabilir mi ?

Bir tarafta değerleri temsil eden ide, diğer tarafta ise hayat var. İnsan hayatı da doğduğu andan itibaren idelerle gelişir. İdelerin somut yaşamda kendilerini göstermeleri insani kültür şeklinde ortaya çıkmakta.

Kuşkusuz ide ile hayatın, düşünce ile doğanın, özgürlükle zaruretin, idealite ile realitenin, neden ile sonucun  diyalektik ilişkiyle kültürel ve sosyal yaşamı oluşturmalarında insan, akli ve vicdani bilinçle donanmış, sorumlu, oluşma halinde bir varlık.

İnsan, sonsuz soyut ile sonsuz somutun ilişki kurduğu yerde oluşmakta olan bir merkez ve aynı zamanda bunlardan doğan zıtların bir gerilim ve bazen de gerçekleşmesi imkân dahilinde olan bir bireşim (terkip) alanı. Bu bireşim ancak özgürlüğünün ve sorumluluğunun farkında olan insanın bilinçli, akla, vicdana ve bilime uygun eylemleriyle gerçekleşir.

İnsan sürekli kendini oluşturan bir “varoluş”, oluşan bir gelecek. Aynen varoluşçuların öngördüğü gibi insan aralıksız kendisine doğru koşan bir hamle, bizzat ruh, anlam ve özgürlük. Varlığın özünden çıkan değerler (özgürlük, gerçeklik, adalet, estetik, insaniyet, aşk) insanda belirirler ve insanın özgür eylemleriyle oluşurlar. İnsan bu değerleri gerçekleştirdiği ölçüde ve sürece insandır. Aksi durumda insanın iç âlemi yoksullaşır, geriye sadece dış âlem, insanın dışında bir şey kalır.

Birey ve toplum düalitenin asli unsurları. Ancak bunların üstünde bulunan değer insan. Önemli olan toplum-birey arasındaki gerilimleri kişi özgürlükleri, ifade özgürlüğü, bireysel adalet ve sosyal adalet idelerinin ışığında bir uyuma dönüştürmek.

Sosyal evrende gerçeklik ikili bir ilişkinin tarafları olan birey-toplum kavramlarının ortasındaki derin noktada. Bu derin nokta özgürlük, adalet ve insaniyet değerleri. Mevcut hukuk, yönünü bu değerlere çevirmeli.

İnsan mana ile madde, sonsuz ide ile sonsuz hayat arasında yer almış ve aynı zamanda bunların bazen çatıştıkları, bazen kaynaştıkları bir varlık. Ancak insan bu durumda edilgen bir araç olmayıp sorumluluklarla, akıl ve vicdanla donatılmış özgür bir iradeye sahip. Diğer bir deyişle süreç içinde oluşan ve eylem yapabilen verimli bir varlık.

Gerek fizik ve biyolojik dünya, gerek sosyal, ekonomik ve kültürel dünya; insanın işini hem kolaylaştıran hem zorlaştıran, zıtlıkların çatıştığı kaotik ve trajik bir ortam. İnsan adeta zorluklarla dolu bir ortamda oluşmaya mahkûm edilmiş durumda.

Medya parçalanmışlığın getirdiği semptomları örtmekte, gerçeği gizleyerek bir gerçeklik yanılsaması yaratmakta, asıl konuşulması gereken meseleleri sıradanlaştırıp algılanamaz hale getirmekte. Bu durumda insan özgür ahlakı ve özgür insaniyeti ile sorumluluk sahibi olmasına rağmen, bu sistemle mücadele edebilir mi?

Sistemin özendirdiği hırsa, açgözlülüğe, acımasızlığa, adaletsizliğe ve şiddete karşı evrensel insani değerlerde buluşmamız gerekmekte .İnsan bu mücadeleyi doğuştan getirdiği özgürlükle ve bu özgürlüğün ideleri olan gerçeklik idesi, adalet idesi, iyilik idesi, estetik-güzellik idesi, maddi âlemin ötesi-fanilik idesi ile yapabilir.

“İnsan nedir?” sorusu tartışılacak sonsuz bir konu. İnsanın en büyük davası bir insan olmak için ne olmak icap ettiğini bilmek. Yoksa insan bu gerçeklik yanılsaması içinde çözülüp gitmeye mahkûm.