Ümit KIVANÇ
Ümit KIVANÇ

Gazete: Gazete Duvar

Yoksa... yoksa... her şey yalan mıydı

  • 16.07.2011 00:00

Sivas-Fener maçını Fenerli bir arkadaşımla seyrettik. Zaten hemen hemen bütün maçları birlikte seyrediyoruz. Mâkûl bir Fenerli’dir. Yani herhangi bir maçta rahat edebilmesi için Fener’in 3 değil 2-0 öne geçmesi yeterli olabiliyor.

Futbolu sırf futbol niyetine seyretmediğimizden, arada, futbolcuların ruh hallerinden Aykut Kocaman’ın Fener’de başarılı olmasının toplumsal manasına, puronun kulüp yöneticileri için yasal bakımdan zorunlu tutulmuş olup olmadığına, hocanın edâsına, bir sürü mevzu konuşuruz. Koşan, didinen, kendini paralayan futbolcuları sever, takdir eder, ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, şımarıklara prim vermeyiz. Şenol Güneş’in Burak’ı nasıl kısmen adam edebildiğine şaşar, Andre Santos’un istediğinde ne biçim oynadığını, çoğu zaman yan gelip yattığını teşhis eder, kızarız. Ben, hem üç büyüklere hem star oyunculara dair bütün takıntılarıma, yargı ve önyargılarıma, kötü hislerime rağmen, takım arkadaşlarından bazıları iki kişilik çalıştığı için sahada bulunabilen Alex’in bir hareketi karşısında mest olur, arasıra lütfedip yapıyorlarmış izlenimi verse de dalga dalga Beşiktaş akınları izleyince heyecanlanır, “en sevimsizler” sıralamamda ilk üçten aşağı düşmeyen Galatasaraylı Sabri’nin döktüğü ter karşısında saygıyla eğilmekten âdetâ zevk duyarım. Fenerli arkadaşım da benden geri kalmaz.

Biz futbolseveriz anlayacağınız. Türkiye’de milyonlarca kişilik bir topluluk sanılan, oysa pek az mensubu bulunan, azınlık mı azınlık bir meczuplar grubundanız. Bir arkadaşımız, “televizyonda zaplarken yeşil görünce heyecanlananlar” diye tarif etmişti. Futbolsever olmayanlar, en az iki renk görünce heyecanlanır.

Pek yalan söyleyen bir insan sayılmam, ama futbol oynayabilmek veya seyredebilmek için birilerini ekmem gereğinde gözümü kırpmamışımdır. Bu yıl ilk defa LigTV aldım, uzun süre, Karabük-Ankaragücü, Eskişehir-Kayseri, Büyükşehir Belediye-Kasımpaşa türü maçları büyük keyifle seyrettim. İkinci yarıda keyfim kaçtı, az seyreder oldum. (Şimdi düşünüyorum da, ilahî bir işaret miydi acaba?) Her neyse, yine de, sözünü ettiğim arkadaşımla, sadece birkaç fireyle, aşağı yukarı her hafta bir-iki maç izledik.

Son haftaki Sivas-Fener maçına arkadaşımın kızı da gelmişti. Fener formasını sırtına geçirmiş, sevinmeye hazırlanmış...

Açıkçası, bütün hayal kırıklıklarıma, bir tür ihanete uğramışlık hissime rağmen gönlüm Trabzon’dan yanaydı ve o kapanan dokuz puanlık farkı azıcık açabilirler diye ummuştum. Çünkü, rakipleri Fener’di ve, adı üstünde, en olmayacak maçta puan kaybedebilirdi. Olmamıştı, o gün Fener’in şampiyonluğa uzanmaması milyonda bir ihtimaldi. Yani evde yaşanacak gelişmelere hazırlıklıydım. İçim de rahattı açıkçası, çünkü Fener’in şampiyonluğu daha fazla hak ettiğini düşünüyordum. O puan farkını kapatmak artı yazar; bu âlemde böyledir.

Selçuk’un aslında hiç de gollük olmayan şutunda top Sivas’ın gayet başarılı kalecisinin tam da “her kalecinin başına bunlar gelir” kategorisinden hatasıyla fileleri bulunca, sadece benim keyfim kaçmadı, gol bekleyen, galibiyet bekleyen, şampiyonluk bekleyen arkadaşımın da sevincinde bir burukluk oldu. “Oğlan iyi de oynuyordu ya...” diye başladık. “Ulan şimdi bu golle mi olacak”a geçtik, vesaire.

Anladınız siz beni. Futbolu böyle seyrediyoruz, böyle yaşıyoruz.

Derkeeen... Günün birinde kafamıza bir balyoz iniyor ve ortalıkta kalakalıyoruz. Hülya Koçyiğit’li filmlerin değişmez sahnesi, hayal kırıklığı ifadesi titreyen dudaklarımızla. Tabiî yüzümüz Hülya Koçyiğit’inki gibi güzel olmadığından bayağı zavallıca bir duruma düşüyoruz. Sakallı bıyıklı kazık kadar adamlar, köşeye sinmiş, titreyen dudaklarıyla, “Yoksa... yoksa...” diye kekeliyorlar, “Yoksa her şey yalan mıydı...”

Ahlâkı, namusu, delikanlılığın olabilecek her türlü güzel anlamını kanalizasyona batırıp çıkaran o garabet gözünüzü karartmadıysa, “Başkan, takıma sahip çık!” derken aslında şimdi insanların tutuklanmasına sebep olan eylemleri beklemiyor idiyseniz, kazanmak için rakibi, hakemi şunu bunu bağlamayı mubah görmüyor idiyseniz, şu anda benden pek de farklı bir durumda bulunmamanız beklenir.

Ne yapacağız?

Bu kadar büyük bir kitlenin kandırıldığı bir rezaleti o kalabalığın hareketi temizleyebilirdi. Televizyonlarda birçok insan bunu umarak “temizlik” beklentisini dile getiriyor. Hayal âleminde yaşıyorlar. Belki, “başka çare yok” demek istiyorlar; haklılar. Naçizâne, şunu hatırlatmak isterim: Bilmemkaç yıldır tribünlerde en çok küfre muhatap olanların başında, adı tezahürat temposuna bu kadar uygunsuz olmasına rağmen, federasyon geliyor. Niye? Taraftar niye federasyona kızıyor? Çünkü birilerinin çıkarına –ve doğal olarak kendi takımı aleyhine– iş çevirdiğini düşündüğü için. Peki, ne istiyordu? Kendi lehine iş çevirmesini.

Sizi bilmem. Ben Fener maçından sonra Sivas kalecisini arayıp, “Üzülme, gençsin, iyi kalecisin” diye teselli edebilirdim rahatlıkla. Haydi, benzer durumlarda böyle şeyleri aklımdan geçirdiğimi de itiraf edeyim, oldu olacak. Şimdi ne yapmalıyım?

E, ben de çok safmışım. Değil mi? Saf olmamak lâzım bu hayatta. İşini bileceksin, falan filan. Bildiler işte. Milyonlarca insanın eve zor ekmek götürdüğü bir dünyada ceplerindeki paralar, altlarındaki arabalar, toplum hayatındaki haksız itibar ve iktidarları, hiçbir halt yetmedi.

Ertelesinler ligi. Bir sene yüzlerini görmeyelim. Kimseye bir şey olmaz. “Büyük taraftar” da belki oturup düşünür o arada; acaba şişindiğim gibi delikanlı mıyım, diye.

En çok merak ettiğim ayrıntı: “Parayı alayım mı” sorusuna muhatap olup, “Al evlâdım, hayır işi yaparsın” diyen hocaya acaba kimse bir şey diyecek mi? “Kimse” derken, savcıyı kastetmiyorum.

Yorum Yap

Yorum yazarak yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Düzce Yerel Haber (www.duzceyerelhaber.com) hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.